Sohbet | Chat | Sohbet | Video | Haber | Mirc | Kadin | Cocuk |

Aylık Arşiv: Ağustos 2009 - Page 3

Bedeni güçlü kılın

Duygu (His): Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim. Gerçekte hislerimiz çevremizde yaşanan olaylara karşı bir tepki sonucunda oluşmaktadır. Hissettiklerimiz yaşantımızdaki olayların bir sonucudur. Hisler sadece bizim olayları açıklama biçimimizdir. Hisler karşısında neler yapabileceğimizi bilmek, bizi mutlak sonuca götürür. Beslenme tercihlerimizin farkında olma, farklı gıda ve yiyecekleri tükettikten sonra ne hissettiğimizi düşünme ve bunun bilincinde olarak alışkanlıklarımızı yönlendirme, dengeli ve sağlıklı bir hayat için oldukça önemlidir. Vücudun inanılmaz yetenekleri ve kabiliyetleri vardır. Kanımızın dolaşmasını sağlar, yediklerimizi sindirir ve biz onlar hakkında düşünmek zorunda kalmadan, her saniye milyonlarca fonksiyonu gerçekleştirir. Zihin, genellikle olayları objektif olarak değerlendiremeyecek kadar deneyim ve önceden edinilmiş fikirlerle doludur. Pek çok insan için zihnin işlevi, bildiği şeylerin yeterli olduğu ve yeni şeyler öğrenmeye gerek olmadığını kanıtlamak üzere savunmaya geçen bir mekanizma ile hareket eder. www.kadinca.net

Duygular kişiyi ruhsal anlamda yaşatan şeylerdir. Duygular kadar insana; ancak kendilerini iyi duyumsadıklarında, iyi hissettiren bir şey daha yoktur. Diğer taraftan duygular kendilerini kötü hissettiklerinde de onlar kadar kişiyi stres içinde bırakan, mutsuz eden başka bir etki yoktur. Bu durumda ruhsal anlamda tokluk ve açlık hissetmenin kişi üzerindeki etkilerini tahmin edememek mümkün değil.

Dünya hakkındaki görüşümüz birincil olarak beş duyumuzla algıladıklarımızdan oluşuyor. Gördüğümüz, dokunduğumuz, tattığımız, kokladığımız ya da duyduğumuz; dünya hakkında kişisel olarak ne tür bilgiler kazandığımıza göre yorumlanabiliyor. Köpekler insanlardan daha iyi koku alır ve daha iyi işitir. Kediler karanlıkta daha iyi görür. Kuşlar harekete daha duyarlıdır.

Mesele basit; yaşamda gözün gördüğünden daha fazlası vardır.

Genelde hislerimizi kontrol eden şey de zihnimiz, bedenimiz ve duygularımızdır. Bu üçünden hangisi baskın olmuşsa onun; hafıza, yöntem ve komutlarına göre hareket ederiz. İşte hislerin kontrolü de bu noktada ortaya çıkmakta. Bu üç etkenin dengeli, paralel ve aynı hedefe kilitlenmiş olması ile gelecek başarı, kalıcı ve gerçek olmaktadır.

Zihni Özgürleştirin…

Sizde baskın olan etken zihniniz ise, yeni yöntemlere ve duygulara daha kapalı olmanız kaçınılmaz olacaktır. Bu guruba giren insanlar; zamanlarının çoğunu fikirlere, değerlendirmelere, eleştirilere, yargılara, kanunlara, kurallara, planlara ve karar vermeye ayırırlar. Bununla birlikte bir kez karar verdiklerinde tamamdır, kararlarını değiştirmek gerçekten de çok zordur. İş dünyasında yönetici seviyesinde çalışan insanların çoğu, etkin olarak zihinsel yönlerini kullanan insanlardır.

Bu konu ile ilgili şehir efsanesi tadında bir fıkra her aklıma geldiğinde beni hem güldürmüş, hem de düşündürmüştür.

Büyük bir şirketin üst düzey yöneticilerinden biri, birgün New York üzerinde balonla dolaşmaya çıkar. Aksilik bu ya, pusulasını aşağıya düşürür ve kaybolur. İnmek için uygun bir yer ararken bir gökdelenin tepesinde sigara içen bir adam görür ve alçalır. www.kadinca.net

“ Pardon. Ben nerdeyim acaba?” diye sorar.

“ Yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içindesin” der adam.

Yönetici sinirlenir:

“ Sen muhasebecisin değil mi?” diye sorar.

“ Evet” der adam. “ Nereden bildin?”

“ Çünkü başım belada ve senden yardım istiyorum. Verdiğin cevap %100 doğru fakat bir işime yaramıyor.”

“ Sen de yöneticisin değil mi?”

“ Evet, sen nerden bildin?”

“ Çünkü yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içindesin ve kaybolmuşsun… Pusulan yok, berbat durumdasın. Ama şimdi bu; senin değil, benim suçum oldu.”

Gerçekten de zihni ile hareket eden insanlarda, eğer mevcut durumları ile ilgili bir fikir daha önceden yüklenmemişse kesinlikle kendileri ile değil, başkaları ile ilgili bir sorundan kaynaklanıyor demektir. Ama aynı katılık, süreklilik söz konusu olduğunda bu defa da tersten işlemeye başlar. Herşeyi kanıtlara, kurallara, bilgiye göre planlayan zihin, yaşam biçimi denilen şeyi fazla soyut bulur ve hafızasına eklemeye gerek duymaz. Sonuçta işlem bittiği zaman “bunu tekrarlamanın da bir anlamı kalmamış demektir” yargısına varır. www.kadinca.net

Eğer kalıcı bir zayıflama sağlamak istiyorsak zihnimizin bu katı yaklaşımını değiştirmemiz gerekiyor. Bazı şeyler planlar ve kurallarla değil, süreklilik sağlayıcı idealler ve hedeflerle gerçekleştirilebilir.

Özgürleşmeyen zihin daima kapalı olan, asıl işlevini kaybetmiş paraşütler gibidir. Kim havada iken paraşütünün kapalı olmasını tercih eder ki?

Bedeni Güçlü Kılın…

Bazı insanların, bazı şeyleri niye yapamadıklarıyla ilgili uzun fiziksel mazeret listeleri vardır. İsteksizlikler, moral çöküntüleri, stresler, aile, iş, çocuklar, dersler. Bütün bunların yeterli olmadığı zamanlarda ise kimsenin kolay kolay karşı çıkamayacağını bildikleri, sağlık problemlerini sıralamak en yaygın olanlarıdır. Bu tip insanlarda da, bedenin gücü ön plandadır ve sizi yöneten şey bedeninizden gelecek olan fiziksel uyarılardır. Bedenimize sahip olmanın, bedenin kendi hislerini bizim kendi hislerimizden önce devreye sokmasına karşı çıkmanın zamanı geldi. Güçlü ve performansı yüksek bir beden yaratalım. Bedenimizi kendinden mennun, herşeye hazır hale getirdiğimizde de beyin ve duygular olarak algılarımızın yönünü başka bir tarafa, hislerin kontrolüne kaydıralım. Duygularınızı dinlemeyin, onları istediklerinizi söyleyecek şekilde yeniden organize edin…

Fazlasıyla duygusal olanlar, duygularını herkese gösterme eğilimindedirler. Hissettikleri doğrultuda hareket ederler.

Başka bir deyişle, hareket etmemek üzere hareket etmeyi tercih ederler.

Genellikle kendilerini tanımlamaları, anlatmaları istendiğinde her cümleye “Ben” değil “Ben öyle hissediyorum ki” diye başlayanlar bu gruba girer. Onları yöneten de, sadece daha önce deneyerek öğrenmiş oldukları ve kabul etmeye koşullu hale geldikleri duyguların, açıklayıcı savunmasıdır. Oysa duygular da tıpkı zihnimiz ve bedenimiz gibi sadece bize hizmet etmek üzere varlar. Kullanılmak için ordalar. Duygularınız üzerindeki etkinizi, ancak onları kullanarak güçlendirebilirsiniz. Hissedilebilecek herşeyi hissedin ve daha sonra da kendinize hala hayatta ve kararlı olduğunuzu hatırlatın.

Sonuç olarak, “dikkatiniz” istediğiniz şey üzerinde yoğunlaştığı zaman duygular, vücut ve zihin, onu izleme eğilimindedir. O halde hislerimizin kontrolünde kullanacığımız en önemli etken de bu olacaktır. Özellikle kilo vermekle ilgili olarak yaşadığımız herşeyi ya da aldığımız her besini, bugüne kadar olduğu gibi sadece 5 duyumuzla algılamak yerine, her defasında zihnimizde, bedenimizde ve hislerimizde bıraktığı etkiler süzgecinden de geçirebilirsek hislerimizi kontrol edebilmekte başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz.

Eğer yanlış beslenme alışkanlıklarımız ve çevre faktörlerinin etkisiyle her açlık duygusunu hissettiğimizde, bilinçsiz tüketime yönelirsek gerçek fiziksel açlık ile duygusal açlığı karıştırarak doyduktan sonra yemeye devam edersek, bu kısırdöngü içinde yedikçe acıkan, acıktıkça yiyen bir duruma davetiye çıkarmış oluruz.

Bu durumdan kurtulmak için; hislerimizin vermiş olduğu etkilerle, bedenimizin isteklerine dur demeyi öğrenerek zihinsel gücümüzü, fiziksel kapasitemizi en iyi şekilde arttırmak için kullanıp, his ve duygularımızı kontrol altına alarak zihinsel motivasyonu sağlayarak, kendimizle yapmış olduğumuz mücadeleyi sürdürerek hayatımızda pek çok şeyin olumlu yönde değiştiğini görmemiz mümkün olacaktır.

İnsan, potansiyelinin çok küçük bir parçasını kullanabilen bir canlıdır. Gelişme için bilgi ve amaca yönelik çabalar gerekir. İnsanın bedene bağlı, zihninden gelen etkilere bağlanması gelişmeyi sağlamaz; üstün zihin hallerinin etkilerinden yararlanmayı bilmelidir. Bunun için ilk gereken şey de kendi kendimizi incelemeyi bilmekle başlıyor. Kendi kendimizi gözlemleyebilmenin ilk şartı, fonksiyonlarımızı birbirleri ile olan etkileşimlerinden farklı değerlendirebilmektir.

İçgüdüsel hareketle, akıl ve duygu fonksiyonları ile yapılan değerlendirmelerde gözlem yapılırken duyguların araya kayarak, gözlemin yönünü değiştirdiğini veya ortadan kaybettiğini deneyimlemek mümkündür.

Hislerin kontrolü gerçekten de dünyanın en kolay şeyi değildir. Çünkü hislerle doğrudan doğruya temasta olmayan insan için karmaşaya düşmek her zaman olasıdır. Özellikle negatif hislerin etkileriyle tüm hedef ve amaçlardan uzaklaşmak gittikçe kolaylaşır. Ama bu hisleri yok varsaymak da hislerin kontrolü anlamında bizi gerileten bir etki yaratır. Negatif hissi başka bir yöne doğru çekmeye çalışmakla, bu hislerin yıpratıcı ve vazgeçirici nitelikte olan etkilerini azaltmak mümkündür.

Bir örnek vermek gerekirse; en büyük acı olduğunu düşündüğümüz, sevdiğiniz birinin ölümü söz konusu olduğunda, yaşadığımız duygusal travmadan kaynaklı negatif hislerimizi başkaları ile olan sosyal ilişkilerimizi artırarak, karşılamaya hazır hale getirmek gösterilebilir.

Bir anda çevremizi, eski-yeni bütün dostlarımız, ailemiz, yıllardır görmediğimiz çocukluk arkadaşlarımız sarar. Dinimiz gereği dualar okunur, kaybedilen kişinin hep aramızda, kalbimizde olacağı vurgulanır. Bütün bu ritüellerin aslında insanların 5 duyuları ile ifade edemedikleri tek bir amacı vardır. Sizin duyduğunuz acı hissini, başka yönlendirmelerle, zarar verecek bir ruh halinden, dingin ve metin olduğunuz bir huzur haline dönüştürmek.

Sosyal anlamda böyle bir dayanışmayı keşfedebilen, farkında olmadan hislerin kontrolünü toplum olarak sağlayan bu insanlar, tek başlarına kaldıklarında aynı kontrolden uzaklaşırlar. Oysa bütün bu insanları bir araya getiren durumun açıkça ortaya koyduğu gibi, herkesin içinde, negatif hislerini bile pozitif yönlendirmelere kaydırabilecek çok güçlü bir hislerini kontrol etme yeteneği vardır.

Gerçek bir merkeze sahip olmadıklarından negatif hisler insan için zorunlu değildir. Her fonksiyonun kendine has bir sürati mevcuttur. En ağır hareket eden, akıl fonksiyonudur. Çünkü bu fonksiyon tamamen dış etkilerle meydana gelir. Sürat bakımından ikinci olarak, içgüdüsel ve hareket merkezleri gelir. En hızlı ise ‘’his’’ fonksiyonudur. İşte bu yüzden hislerimiz üzerinde kontrol sağlamak kolay değildir.

Hele ki tüketim devleri tarafından damak tadımıza uygun hale getirilmiş gibi görülen kalorisi-yağı azaltılmış bazı içeriklerin vücudumuzdaki kimyasal reaksiyonları, bizde uyandırdığı açlık hissi ve diğer etkiler işimizi gittikçe zorlaştıran etkenlerdir.

Hislerin kontrolünde sadece zihin durumumuz değil, dışardan yapılan fiziksel etkiler de algılama şeklini değiştirebilmektedir. Yaşadığımız dünyanın gerçeklerini yalnızca algılarımız meydana getirir. Kaynağı ne olursa olsun; zihnimizde meydana gelen algılar fiziksel tepkiler verecek kadar şiddetli olduğunda gerçekleri algılama sürecine girilmiş demektir.

Benim de üzerinde çalıştığım ve araştırmalarımı sürdürdüğüm şekliyle; yapay sinir ağları ve benzetimli simülatörler gibi bazı etkenlerin yardımıyla, hislerin kontrolünde insanlara farklı gerçekleri hissettirecek, yeni bir gerçeklik hissi ile zihnimizde oluşturacağımız canlandırmalar sonucu duyguların yönünü değiştirmek mümkün olabilir.

Bu yolla açlık hissini ve ihtiyacımız olan pozitif duyguları kontrol altında tutabilir ve zayıflama sürecinde kendimizi hiç olmadığımız kadar iyi hissedebiliriz. Bunlar bilimsel ve teknik çalışmalar olup neticelenmesi için biraz daha zamana ihtiyacımız var elbette.

Ama önemli olan şey ne olursa olsun hislerimizi kontrol edebilmenin mümkün olduğunu bilmenizde yatıyor.

İçinizde öyle bir ben yakalamalısınız ki; dış etkilerden bağımsız, kendi hislerini yönlendirebilecek güçte, bilinçli, kararlı ve sürekli olsun.

İçinizde öyle bir ben yakalamalısınız ki; Yunus Emre’nin dediği gibi “Bir ben var ben de, benden içeri.” dedirtebilsin.

Bebekler ihtiyaç ve sıkıntılarını ağlayarak anlatıyor

Bebeklerin sıkıntı ve ihtiyaçlarına göre değişik şekillerde ağladıkları belirlendi. Uzmanlara göre ağlamanın da bir beden dili var. Bebekler acıktığında başka türlü, yorulduğunda başka türlü ağlıyor.Pediatri Uzmanı Şükran Yıldırım, bebeklerin sıkıntı ve ihtiyaçlarına göre değişik şekillerde ağladıklarını söyleyerek, “Araştırmalar, ağlamanın da bir beden dili olduğunu gösteriyor. Bebekler acıktığında başka türlü, yorulduğunda başka türlü ağlıyor” dedi. Akay Hastanesi Pediatri Uzmanı Şükran Yıldırım, ANKA’ya yaptığı açıklamada, bebeklerin sıkıntı ve ihtiyaçlarına göre değişik şekillerde ağladıklarını söyledi. Yıldırım, araştırmaların, ağlamanın da bir beden dili olduğunu gösterdiğini belirterek, “Bebekler ihtiyaç ve sıkıntılarını ağlayarak anlatıyor.Araştırmalar bebeklerin günde ortalama 1-4 saat ağladıklarını ortaya koyuyor. Doğuştan sorunlu olan çocuklar daha fazla ağlıyor” dedi. Bebeğin oldukça sessiz olmasının bir rahatsızlığa işaret edebileceğini kaydeden Yıldırım, “Ağlama şekilleri belli gruplara ayrılıyor. Bebekler acıktığında başka türlü, yorulduğunda başka türlü ağlıyor. Bebeklerin bu şifreli ağlama türlerinin bilinmesi anneliği de kolaylaştırıyor” diye konuştu. Pediatri Uzmanı Yıldırım, bebeklerin ağlama türlerini ve ne anlatmak istediklerini şöyle sıraladı: -Acı çektiğinde; keskin bir feryat, nefes almadan devam eden kısa periyod bir çığlık, içe doğru çekilerek ağlama. -Acıktığında; düşen ve yükselen ses tonuyla kısa ağlama. Bebekler parmaklarını emer, yanaklarına vurur, annesi tarafından kucağa alınıncaya kadar bu ağlamasını kesmez. -Yorulduğunda; uykusu geldiği zaman yumuşak şekilde, tıpkı şarkı söyler gibi ritmik bir şekilde ağlar. -Sıkıldığında; yankı yapan bir ses tonu. Bu durumda ağlamasını kucağa alınıncaya kadar kesmez. -Rahatsız olduğunda; huysuz ve aksi bir ses tonu. Bu ağlama türünde bebeğin altını ıslattığı, üşüdüğü, terlediği mesajları alınabilir.”kadinca.net

-”ALTI TEMİZ Mİ KARNI TOK MU”-

Pediatri Uzmanı Şükran Yıldırım, bu ağlama durumlarından herhangi biriyle karşılaşıldığında ise yapılması gerekenlere ilişkin de bilgi verdi. Yıldırım, “En son ne zaman beslendi? Ona bakmamız lazım. Aç olduğunu düşünmek için son beslenmeden sonra en az 2-3 saat geçmiş olmalıdır, anne sütü alan 3 ayın altındaki bebekler için bu süre 1 saattir. İlk 6 ay emme ve arama bir reflekstir, her zaman açlığı göstermez” dedi. Yıldırım diğer yapılması gerekenlere ilişkin olarak ise şunları söyledi: -Altı temiz mi? Bebeğin altı her beslenme öncesi ve sonrası mutlaka kontrol edilmelidir. -Burnu tıkanık mı? Bebekler ağızdan nefes almayı bilmedikleri için burun tıkanıksa çok ağlarlar ve emmekte güçlük çekerler. -Son iki gün içinde aşı yapıldı mı? Özellikle karma ve zatürre aşısından sonra 2 gün avutulması zor ağlamalar olabilir. Aralıklı ağrı kesici vermek gerekir. -Bebeğe kim bakıyor? Bebeğe bakan bizzat anne değilse bebeğin göz önünde olmadığı sürede düşmüş, bir yerini incitmiş olabilir. Bebeğin tüm vücuduna çıplakken bakılmalı, bir şişlik, kızarıklık olup olmadığına, kol ve bacaklarını eşit hareket ettirip ettirmediğine dikkat edilmelidir. -Gazı var mı? Özellikle 3 ayın altındaki bebeklerin en sık ağlama nedeni gazdır. Gazı olan bebeğin karnı şiştir, ayaklarını karnına çekerek ağlar. Ikınır veya hıçkırır. Gaz olan bebekte karın masajı, karna ılık havlu koymak, omza alınarak sırtı bebek geğirene kadar pışpışlamak, kolikli bebeklere özel yapılan müzik dinletmek, araba da gezdirmek faydalı olabilir.

-MUTSUZ ANNENİN BEBEĞİ DE HUZURSUZDUR-

Uzman Yıldırım, bebekle yeterince konuşmak, sevgi göstermek, ona yalnız olmadığını hissettirmenin de oldukça önemli olduğunu vurguladı. Hava koşulları uygunsa temiz havada gezdirmenin bebeğin gece rahat uyumasını sağlayacağını ifade eden Yıldırım, “Bebekler sandığımızdan daha duyarlıdır, aile içi gerginlikleri hissederler. Mutsuz bir annenin bebeği de huzursuzdur” dedi. Bebeğin yanında yüksek sesle konuşmamak, kavga etmemek ve gerginliği hissettirmemeye çalışmak gerektiğinin altını çizen Yıldırım, “Ağlayan bir bebeğe panik içinde yaklaşmak da bebeğin huzursuzluğunu artırır. Bebekle birlikte ağlanmamalıdır, bebeğe bakan kişi mümkünse sakin bir yaklaşım göstermelidir” diye konuştu.

Aşırı temizlik zarar veriyor : (

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Meral Sönmezoğlu, genel temizlik kurallarının önemli olduğunu ancak fazlasının zararlı olduğunu belirterek “Temiz olsun diye her şeye çamaşır suyu kullananlar bile var” dedi.

Kişinin günlük hayatında temizlik kurallarına uyması çok önemli ancak bu konunun abartılmasının zarar getirdiği belirtiliyor.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Meral Sönmezoğlu, kişisel hijyenin sağlık için çok önemli olduğunu belirterek “Saç, tırnak, genel vücut temizliği, düzenli banyo, ellerin düzenli yıkanması, kıyafet temizliği gibi kişisel kurallar genel sağlık için çok önemli. Ancak bu işi abartanlar var. Onlar hem kendilerine hem de çevrelerine zarar veriyorlar “ diyor.

El yıkamanın çok önemli olduğuna dikkat çeken Dr. Sönmezoğlu, “Tuvalete gitmeden önce ve sonra, yemeğe gitmeden önce ve sonra, mutlaka el yıkanmalıdır” diyor; bu durumların dışında sürekli el yıkamanın hastalık işareti olabileceğine dikkat çekiyor:

“Günlük hayatta el yıkama dediğimiz eylem bilinen sabunla temizlemedir. Ancak sadece dezenfektan içeren sabunları kullananlar, çok fazla el yıkayanlar, onun üzerine alkol ve dezenfektan kullanan kişiler var. Ellerini hiçbir yere dokundurmayan, her yere kağıt mendillerle dokunan, kapıyı ayağı ile açan bu kişiler sosyal hayat içerisinde hem başkalarını rahatsız eder, hem de kendileri sıkılırlar. Bunun tıptaki adı “obsesif kompulsif takıntı”dır. Oysa elleri dezenfektanlarla yıkamak cilt üzerinde zararlı bakterilerin girişini engelleyen koruyucu tabakayı yok ediyor. Böylece vücut çıplak kalıyor ve bakteriler vücuda çok daha rahat girebiliyorlar. Deri bütünlüğü bozuluyor.”

Fazla dezenfektan kullanan kişilerde cilt hastalıklarının fazla görüldüğünü vurgulayan Dr. Meral Sönmezoğlu, “Bu kişilerde deri enfeksiyonları, egzama türü alerjik deri reaksiyonları, kadınlarda vajinal enfeksiyonlar çok fazla oluyor. Örneğin vajenin florasının çok iyi korunması gerekir ve sabunla değil sadece suyla yıkanmalıdır. Çünkü sabun bölgedeki floraya zarar verir. Bu kişiler doktora genellikle ‘o kadar temizim ki sürekli yıkarım derler’ oysa o kadar fazla yıkamakla zarar verirler. Aşırı hijyenin çok fazla zararı var. Ağız floramız, vajen ve bağırsaklarımız bakterilerle doludur. Bu bakteriler bizi zararlı bakterilere karşı koruyor. Bunları yok etmemiz doğru değildir. Aşırı dezenfektan kullanmak son derece zararlıdır” diyor.

ÇAMAŞIR SUYU İLE SEBZE YIKIYORLAR

Dr. Sönmezoğlu, birçok kişinin temiz olsun diye evdeki her tür malzemeyi çamaşır suyuyla yıkadığını belirterek bunun yanlış olduğunun altını çiziyor:

“Öyle titiz hastalarımız var ki mesela lavaboyu çamaşır suyu ile siliyor, üzerine de tuz ruhu döküyor. Asit ve alkalin birbirine karıştığı anda çok zararlı gazlar oluşur. Bunlar da ilk anda solunduğunda akciğerlerde ve solunum yollarında çok ciddi zararlar oluşturuyor. Bazen de çamaşır suyunu sulandırarak temizlik yapan kadınlar o suları meyve suyu şişelerinde saklıyor. Evdeki küçük çocuklar da onları içtiğinde kalıcı yanıklar oluşuyor.

Ayrıca sebzelerini dezenfektanlarla yıkayan ev hanımları ıspanakları, salata malzemelerini çamaşır suyunda bekletiyor, iyi durulanmayan sebzeler klor zehirlenmesine yol açıyor. Sebzeleri ovuştura ovuştura bol su ile yıkamak yeterlidir. Salata malzemeleri de üzüm sirkesinde bekletilirse yine temizlenmiş olur. Çamaşır suyu kesinlikle yiyecek dezenfektanı olarak kullanılmamalıdır.”

İştahı sona erdiren doğal diyet !

İştahı sona erdiren doğal diyet!

Diyet yapmadan diyet yaptıran otlar şimdi zayıflamak isteyenlerin imdadına yetişiyor. Son yıllarda beden olarak ince olma hayatta bir tatmin duygusu haline gelmekten çok, sağlık sorunu oldu. Yer örtüsünü renklendiren tabiata, şimdi güzellik çözümlerinin yanı sıra zayıflama için başvuruluyor. Çünkü şişmanlık global bir halk sağlığı problemi haline geldi… Çiçekleri, yaprakları, tohumları, kökleri ve kabuklarıyla hayatımıza sağlık katan şifalı otlar, kilolu insan için bir çözüm aracı oldu! Doğaya dönüşümün engellenemediği günümüzde, kereviz tohumu, biberiye ve mate yaprağı gibi bazı bitkiler, “doğal diyet” aracı olarak bedeni, aşırı iştaha karşı kontrol altına alıyor.

Diyetlerin işe yaramadığını her diyetten sonra geri alınan kilolar ispatladı. Peki, diyet yapmadan bedene diyet yaptırılabilir mi? Doğal ürün uzmanları ve herbalistler buna “evet” diyor! Artık yazı, kışı kalmadı. O kadar çok insan kilolu olunca, farklı zayıflama çözümleri de her an gündeme geliyor. Çünkü zayıflama, kilo vermek, formda kalmak son dönemin popüler konuları arasında. Bir bakıyorsunuz, her diyet birbirinin benzeri. Bu nedenle zayıflama problemi olanlar için yeni bir çözüm devrede. Bir türlü zayıflayamayanlar bu aralar yeni bir adrese gidiyor. Çünkü son zamanlarda daha da popüler olan bitkisel zayıflama ürünleri ile “Doğal diyet” yapmak mümkün.

En yüksek etkiye sahip bitkiler

“Doğal diyet” sağlayan bu yöntemlerin adresi; Herbalium… Bitkisel zayıflama yöntemlerinin bütün dünyada milyonlarca kullanıcısı var. Bu konuda araştırmalar yapan kurumun müdürü Volkan Kurt, toksinlerin ve yağların süratle dışarı atılmasını sağlayan ve bağırsak faaliyetlerini hızlandıran bitkileri Anadolu’nun doğal ortamlarından getirttiklerini söylüyor. Uzun süredir Herbalium yetkilileri Anadolu’da yerel halktan topladıkları bitkilerin iştah kesenlerini, en dikkatli bir şekilde harmanlamak ve en iyi verimi elde etmek için çalışıyor. İçindeki mineral değerleri de yüksek olan bu bitkiler, bu işlemlerle doğal ve etkili yağ tutucu sonuçlar yaratıyor. Yüzde 100 bitkisel olan bu çözümde, bir çok şifalı bitki çeşidinin yaprak ve tohumları kullanılıyor. Diğer kilo çözümleri ile kıyaslandığında çok daha yüksek etkiye sahip… Zaten Anadolu insanları tarafından geleneksel olarak yenmekte ve değeri bilinmekte olan bitkiler.

Beden yorgun düşmüyor

Şifalı bitkilerin öğütülmüş formu, sağlıklı ve kolayca kilo verme imkanı sunuyor. İçeriğinde yer alan bitkisel karışımlar sayesinde doğal olarak herhangi bir başka diyet uygulamadan zayıflatıyor. Buna “doğal diyet” adını veren firma yetkilileri, “Bedene eziyet ederek zorla aç kalma diye bir durum olmadığını” söylüyorlar. Bitkiler tok tuttuğu için zaten vücut “doğal diyet”e tabi oluyor! Aynı zamanda beden yorgun düşmüyor. Çünkü içeriğindeki vitamin, mineral ve antioksidanlarla sağlıklı bir şekilde kilo verilmesine yardımcı olan bu çözüm. Her yönüyle tabiattan ve vücuttaki yağların hızlı bir şekilde yakılmasını sağlıyor. Acıkmayı önleyici özelliği ile “doğal diyet” yaptırıyor!

“Zayıflamanın yazı kışı kalmadı”

Volkan Kurt, “Şişmanlık, alınan kalori miktarının yakılan kaloriden daha fazla olması sonucu ortaya çıkan bir metabolizma bozukluğudur” diyor ve ekliyor: “Tıp dilinde hastalıklara davetiye çıkardığı bilinir. İstatistiklere göre şişmanların daha çabuk yaşlanır. Şeker hastalığı, damar sertliği, kalp hastalıkları, karaciğer, safrakesesi hastalıkları, tansiyon yüksekliği, akciğer hastalıkları ve romatizmal hastalıkların tehdidi altındalar. Artık şişmanlığa son vermenin bir mevsimi yok. Kilolu olan kişi kararını verip, yazdı, kıştı demeden kendini kontrol altına almasını öğrenmeli. Biliyoruz ki diyet yapmak çok zor. İşte bizlerin bu çözüm ile “doğal diyet”e davet ediyoruz. O çok ağır kiloları taşımak bedene büyüt eziyet. Bu eziyeti hiç bir insan hak etmiyor!”