Sohbet | Chat | Sohbet | Video | Haber | Mirc | Kadin | Cocuk |

Aylık Arşiv: Ağustos 2010

HAZIR RAMAZANKEN

HAZIR RAMAZANKEN
Bu yazdan geçtim; çalayım göle mayayı da belki seneye kurtarırım memleketi.

Mevsim malumdu. Şimdi Ramazan diye ara verilse de yaz başında düğünler, sünnetler peş peşeydi. Katıldığım törenlerde gelenek görenek kisvesinde sergilenen bir görkem, bir ihtişamdı herkesin gücü yetti(rildi)ği kadar.

Hazır Ramazanken, hazır kanaatten, nefsi örselemekten nasibimizi alacakken, hazır israftan, ziyandan kaçınacakken cesaret edip söylüyorum ki; hazır herkes bir şeylere çatıp dururken, ben de bıçağı yumuşak karnımıza sokup, acımasızca çevirttiriyorum ki; git gide biraz abartmıyor muyuz bu gösterişi, şatafatı. Diyeceksiniz her şey halloldu da iş ona mı kaldı? Deyin, yerine göre bu da mesele. Gerek kutlamalarda, gerekse sıradan günlerde her fırsatta, yerde, gökte, eşyada, kıyafette ve artık sofrada bile fırfır, fiyonk, pul, boncuk, şıkırtı, şakırtı halinde süslemeye fazlaca bulanmadık mı? Nedir bu ıncık cıncık uğraşmalar? Hem zaman kaybı, hem gereksiz masraf kapısı. Yaparken de bakarken de göz yorgunluğu. Özellikle kadınlar birtakım uyduruk ve gitgide artan göreneği tamamlayana kadar bitap düşüyorlar bir töreni hazırlarken. Kendi örfümüze bir de Avrupai özentiler eklenince bir dizi gereksiz prosedürle uğraşılıyor. Fakat gittikçe yerleşen ve gereklileşen; kolaylaşacağına zorlaşan. Çünkü “Benim neyim eksik, kimden aşağı kalayım!” zihniyetinden besleniyor. Aslında dikkat ederseniz, her kesimden kendinden emin, doygun insanın uğraşısı değil de; “Elalem ne der, ne demez?” kaygısı olan insanların göz doldurma çabası bunlar. Azına, kararıncasına diyeceğim yok; o kadarı gözün şenliği. Çoğuna, abartılmışına benim tesirsiz sözüm.

Farkındayım, cıvıl cıvıl kadınlık ruhuna da aykırı söylediklerim ki kabul ediyorum; var bende bir sakatlık bu cıvıltı konusunda. Sıkıcı ve de renksiz bir kadın olduğumu anlamam yeni değil. En son yaz başında gittiğim okul aile birliği yemeğinde de aynı kanıya varmıştım. Katılamazdım hiç bu davetlere; maksadı hasılatına düşecek payımı gönderirim, gitmek kalır. Çünkü haftasonu başka işler için lazımdır bana, eğlenmek geri dursun. En son gözünden kaçmayan öğretmenimizin ricası ve kızımın ısrarı üzerine gitmeye karar verdim. Sandalyelerin benden şık giydirildiği mekâna girer girmez de anladım bu eğlenceli toplantıların bana göre olmadığını. Müdavimi olanlar belliydi canım. Nereye ve niye geldiklerinin farkında, şıkır şıkır giyinmiş gezinip selamlaşıyorlardı masalar arasında. Begüm evden çıkmadan uyarmıştı aslında “Anne çok resmisin, eğlence bu!” diye ama iş işten geçmişti. Siyahları kuşanıp, ağır abla pozlarında gelmiştim bir kere. Tek bozulmuşluğum buna değil; öğretmenimiz bir sınavda gözetmen olduğu için katılamamış beni çağırdığı halde. Kimse de gelmemiş mi sınıftan; sanki sözleşmişler bana inat kukumav kuşu gibi kalayım diye. İyi canım, bu ilk ve son olur benim de; değil mi ki şüpheciliğe bağlamışım, görüşürüz bir dahaki sefere.

Başka bir sınıfın masasına yerleştim artık yalnız oturacağıma. Neyse ki az sonra bir hanım daha geldi de hiç olmazsa iki kişi olduk sınıfımızdan. Hafiften bir müzik eşliğinde servis başlamışken biz de tanışma ve hal hatır sorma faslını geçip konuşacak bir şeyler bulabildik. Bodoslama çocuk psikolojisine bile daldık. Daha çocukları soktuğumuz bunalımdan çıkarmaya fırsat bulamadan, gümbür gümbür bir müzik başlamasın mı? Mesajı belli: Döktürrrr! Çatalı kaşığı elinden bırakan bir anda doldurdu pisti. Başı açığı, başı kapalısı, pullu bluzlusu, taşlı eteklisi, çivi topuklusu, platform topuklusu, eller kollar ve de beller kıvrıla kıvrıla tepinmeye başlandı ortada. Kiminin topuzunda taşlı, tüllü tokası; kiminin türbanından sarkan şıngıl şıngıl iğnesi göz alıcı. İşte bu! Kadın dediğin süslenecek, gülecek, neşelenecek, eğlenecek. Sen gibi böylesi yerde bile bula bula çocuk psikolojisi konuşanla çıkar mı bu hayatın tadı? Laf aramızda bu konuda hiç hemfikir olmayı istemem birisiyle. Şeytan kulağına kurşun, inşallah hiç geçmemiş olsun aklından. Neyse, biz masaları bekleyen birkaç kişi ağzı açık izledik, izledik milletin neşesini. Dinlenme molasında, bir aralık satılan buzdolabı süslerinin üzerine yapıştırılmış numaralara göre bir çekiliştir yapılmaya başlandı. Kimine indirimli dershane kaydı çıkıyor, kimine saç, kimine cilt bakımı. Kimine triko, kimine çeyizlik eşyalar. Civar esnaftan ne bağış toplandıysa işte. Yarı beline kadar dantel kaplı bir havlu çıktı bana da. Ellerine sağlık görüntü çok süper ama abartmışlar artık, yüz değecek yeri kalmamış. Belki de hazır nemli surata sür gitsin peeling niyetine tasarlanmıştır. “Yapanın hiç mi başka işi yokmuş? Kullanacak kişinin her şeyi tamam olacakmış da bir bu kadar süsü mü kusur kalacakmış da tamamlanmış hele şükür!” diye düşünüyor insan. Yeni evlendiğimde az buna benzer bir şey asılıydı lavabomda; öyle münasip görülmüş bilirkişi çeyiz sericilerimce. Eşim “gerçek havlumuz yok mu?” diye sorunca var işte burada demiştim de “Ne bileyim, süs sandım ben onu.” cevabına bozulmuştum. Dantele bile laf söylüyorken sanılmasın ki bilmem bunun zevkini. Vaktiyle elimden hiçbir iş kurtulmaz cengaverliğindeyken “anglez”ini bile yapmışlığım var. Eleştirim abartılı kullanıma. Yoksa elbette ki sanatsal açıdan nesilden nesile aktarım olacak kadarı her eve lazım.

Fırsat bu fırsattır diye bir tur da çok süslü kutucuklarda birer çikolata dağıttılar gönlümüzden ne koparsa. Hani şu kına gecelerinde, yeni doğmuş bebek, sünnet çocuğu ziyaretlerinde kapıda tül tül uçuşan bir sepetle ikram edilenlerden. Kurdelelerinde hoş geldiniz v.s. yazar. Bebek öyle yapın demiş sanki. Belki de bebecik, “Sevgili anneciğim, teyzelerim (Babayı vesaireyi katmıyorum, hatun kişi uğraşması bunlar.) şu küçücük çikolatayı sunmak için birazdan yerlere atılacak incik boncuk, taş, tül-telek ve de çiçek-böcek yapıştırdığınız kutucuklara, keseciklere harcadığınız parayı, zıbını alınamadan doğmuş arkadaşlarıma yardım elini uzatacak vakıflara bağışlasanız daha insancıl bir davranış olmaz mıydı acaba?”demek ister aslında. Çok uzun cümle oldu ama diyebilir ne olmuş, zamane bebesi bunlar. Bebek ve sünnet odalarına asılan kapı süslemeleri ve bir kanadı eksik allı pullu kına ve çerez keseciklerini de gereksiz görsem, “Anlaşıldı sen de iyice otsun!” diyeceksiniz biliyorum. Kimin hevesi bunlar? Eskiden şirinlik diye bir nikâh şekeri vardı. Şimdi her şeyin süslü şekeri var. Gittikçe çeşitlenip, gittikçe ayrıntılanıyor süsleri. Herkes birbirine bakarak daha alâsını yapmak için yarışıyor. Ne gerekli bir yarış! Çocukların mı, bizim mi bu heves? Hatun kısmısıyız diye bu kadar süse vurmaya, bu kadar dantele, kurdelaya sarmaya, taşa boncuğa sektör açtırmaya gerek var mı? Eşeğin sevmediği ot burnunda bitermiş. Benim kokoşluk vadeden küçük kızım Begüm de heves edip arattırıyor bazen onu bunu süsleyeceğim diye. Evde yerlere düşünce çıplak ayağa yapışması da, batması da çok sinir oluyor bunların. En zevkli yanı bu fasıl da bitti diye kıyıdan köşeden çatır çatır süpürgeye çekmek oluyor benim için. Fakat süsleme işini ileride eleştirdiğim yönde abartacak diye korkmuyor da değilim. Uğraşamam, ondan telaşım…

Sahi, birkaç kişiye de şu çeyiz nakış kursları işi süslü peçeteliklerden çıkmıştı hediye çekilişinden. Kimi dantel, kimi tülden; kenarı köşesi çiçekli, fiyonklu olan şu uçuş uçuş görünen çok şık modelden bahsediyorum. Bir peçetelik için ne kadar zaman harcanılıp yapılmış olanı, bilirsiniz. Allahtan bana çıkmadı o. Yoksa bunalıma girerdi benim kabak gibi evimde. Uyacağı bir süslü parça yok etrafta. Ya da yağlı elleriyle peçete için uzandıklarında herhalde ben bunalıma sokardım çocukları.

Geçenlerde bir perdeciye girip de yanlış mı girdim diye geri çıkıp bakmamdan bahsetsem mi acaba? Bütün vitrin taş boncuk; perdeler de öyle olmuş artık. Bire üç metreden, aman görünmeyelim diye pile üstüne pile dikmek yok. Dizeceksiniz cama yukarıdan aşağıya taşı boncuğu, işte size perde. O da iyi, kırışmaz buruşmaz…

Dedim ama başında; bir zevksizlik, bir sıkıcılık bendeki de. Halbuki biraz taş, boncuk, kurdela, fırfır, ne bileyim tüy telek serpiştirsem ortalığa, nasıl cıvıl cıvıl bir hatun olacağım kimbilir. Ortamın şıkırtısı bana da neşe ve parıltı olarak yansıyacak belki.

Of! Sonradan akıl kuşlar kadar. İçinden gelecek insanın ya da öyle görüp, büyüyecek. Hani görgü görenek diye bilecek. Yoksa babacığımın, çocukluğumdan beri “Sade olun, sade olun!” diye kulaklarımda çınlayan sesini ne yapayım ben? Babamın sesinin lafı mı olur? Ya, kendilerine hediye edilen altın işlemeli, yakutlu, zümrütlü kaftanları öylece fakirlerin ihtiyacı için bahşeden ve hurma yapraklarından örülmüş bir hasır üzerinde mübarek uykulara dalan Resülullah (S.A.V.)’den haberdar iken; gözbebeği Hz.Fatıma’sına münasip gördüğü sade çeyiz eşyasından haberdar iken; fakirlik yahut cimrilikten değil, gerçek zahidlikten elbisesini yamalı olarak da giymeden yenilemeyen sevgilisi Hz. Aişe’den haberdar iken görkem ya da ihtişam benim neyime? Keşke onda biri kadarını becerebilsem. Sizi bilmem…

Bana da beş kuruş ver konuştur, on kuruş ver susturamazsın. Farkındayım, sözün de özü makbul ama ne kalemi tutabildim ne kelamı. Gözünüze sağlık, laflamış olalım ne diyeyim…

Ülkü Selvi Uslu

İLETİŞİM ÇAĞI, ASLINDA İLETİŞİMSİZLİK ÇAĞI MI

İLETİŞİM ÇAĞI, ASLINDA İLETİŞİMSİZLİK ÇAĞI MI?
Can kulağıyla dinlemek için karşımızdakini peşinen yargılamamalı, açık olmalıyız.

İletişim çağında yaşıyoruz.(!) Çocuklar bile yolda, sokakta karşılaştıkları, arkadaş olmak istedikleri insanlardan msn lerini istemekle başlıyorlar iletişime.
Evde iki lafımızı dinlemekten sıkılan, konuşmamasından yakındığımız kardeşlerimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız, internette msn, Facebook, forum sayfaları gibi her tür sanal ortamda bal gibi iletişim kuruyorlar. En asosyal tip dediğimiz insanlar bile internet dediğinizde iletişim profesörü kesiliyorlar adeta.

Peki, insanların sanal ortamda harika iletişim kurarken gerçek olan sosyal hayatta insanlardan bir merhabayı bile esirgemelerinin nedeni ne?
Neden hayattaki bütün rollerini unutup da yalnızca “internet insanı” olarak yaşayabilme arzusundalar?
Fazla düşünmeye hacet yok. Elbette gerçeklerden kaçmak, hayal âlemlerine sığınmak istedikleri için. Gerçekte iletişim kurmayı beceremeyen, iletişim kurmaktan korkan, kendilerine güvenleri olmayan, kendilerini sevmeyen tipler.
Peki, sanal âlem iletişimi, insanı gerçekten sosyal yapan, beceriler kazandıran, dinlemeyi öğreten, normal insan olmasını sağlayan bir iletişim midir?
Tabi ki hayır. Sanal dünyanın verdiği mutluluklar da, dostlar da, paylaşımlarda maalesef sanal olmak zorundadırlar.
Gerçek olan ise, iletişim kurmaktan kaçınan insanlar kendilerini ifade etmek, hep isteyip de olamadıkları kişi olabilmek ve ne yazık ki gerçeklerin dayanılmaz sorumluluğundan kaçıp, sanal dünyaya kilitlen sanal hayatları akabinde hayal kırıklıkları yaşayan insanlar.
Sağlıklı bir iletişim için gerekli olan becerileri geliştirmek bu kadar kolayken sanal dünyada saklanmamıza gerek yok aslında. İletişimin önündeki korkuları yenerek başlamalıyız belki de.( Korkular, önyargılar, duyarsızlık, isim takma merakı, kendine güvensizlik, alınganlık, sürekli kendini öne çıkarma vs.).

İtiraf edelim ki bir dostla yapılan samimi muhabbetin, dertleşmenin, eğlenmenin yerini hiçbir sanal muhabbet ortamının dolduramadığını hepimiz deneyimlerimizden biliyoruzdur.
Canımız sıkıldığında, derdimiz olduğunda, konuşup rahatlayacak bir dost ararız. Hep dinlesinler, anlatıyım rahatlayayım isteriz. Oysa dinlenmek kadar dinlemeyi bilmekte güzeldir. Paylaşımlarımız oldukça çoğalırız.
Eğer sizde dinlerken sıkılan insanlardansanız korkmayın, aşılamayacak bir sorununuz yok.
İşte size dinlemek, dinlenmek, kısacası iletişim kurmamıza engel olan en büyük problem kaynağı olan fiziksel engelimiz hakkında kısacık bir bilgi.
Umarım iletişim problemlerimizi en aza indirir, gerçek manada iletişim kurmaktan korkmayan insanlar haline gelmemize yardımcı olur.

Ortalama konuşan bir insan bir dakika içinde en fazla 150-200 kelime söyleyebilir. Oysa beynimiz bir dakika içinde yaklaşık 450 kelimeyi anlayacak kadar hızlı çalışır. Bir başka ifadeyle, beynimiz konuşanın söylediklerinin yaklaşık üç katı kadar sözü işleyebilecek kapasitededir. Bu durumda karşımızda ki konuşurken, beynimiz söylenen sözcükleri çoktan yutmuştur ve boş kalmamak içinde –bir sonraki randevuyu hayal etmek, çevreyi araştırmak, yarınki geziyi planlamak gibi- başka şeyler düşünmeye koyulur. Hele karşınızdaki kişi sıkıcı ya da ilginç olmayan bir konuda ya da tonda konuşuyorsa, beynimiz başka düşüncelere kaymaya daha eğilimlidir.

Dinlemek istememenin, ya da çabuk sıkılmanın başka sebepleri de vardır tabi ki:

Karşımızdakini kendimizle karşılaştırmak.
Karşımızdakinin düşüncelerini okumaya çalışmak.
Kendi söyleyeceklerimizi hazırlamak.
Söylenenleri filtreden geçirmek.
Söylenenlerin bitmesini beklemeden hüküm vermek ve ya yaftalamak.
Karşımızdaki konuşurken hayal kurmak.
Karşımızdakinin anlattıklarında yaşadıklarımıza benzer bir şey olduğunda kendi başımızdan geçeni düşünmeye koyulmak.
Kendi yaptığımız bir şeyin doğru olduğunu kabul etmek ve eleştirilere kulak kapamak istemek.
İşimize gelmediğinde konuyu değiştirmek.
Sürekli “evet, haklısın, bende öyle düşünüyorum, diyerek hoşa gitmeye çalışmak.

İletişim karşılıklı bir ilişki olduğuna göre, gerçekten dinlemek için mutlaka ağzımızı kapatmak, susup oturmak gerekmiyor.
Can kulağıyla dinlemek için bizde bu sürece katılmalı, bizde aktif olmalıyız.
Bunu da söylenenleri anlayıp anlamadığımızı karşımızdakine göstermek üzere kısa sorular sorarak ya da onun söylediklerini kendi kelimelerimizle tekrarlayarak yapabiliriz.

Mesela:
Arkadaşınız size amirinin kendisine yok yere kızdığını anlatıyor.
“Çok mu üzüldün” – “ Her zaman mı böyle yapar?” – O gün canı başka bir şeye sıkılmış olabilir mi?” gibi sorular sorabilirsiniz.

Ya da kızınız öğretmeninin kendisini tahtaya kaldırdığını, heyecandan bildiklerini unuttuğunu, kötü cevaplar verdiğini ve bütün sınıfın kendisiyle alay ettiğini anlatıyor.
“ Anlaşılan çok heyecanlanmışsın” – “Bütün sınıfın önünde konuşmak pek kolay olmasa gerek” – “Alay mı ettiler?” gibi kısa cümlelerden yararlanabilirsiniz.

Kısa sorular ve anlatılanları kendi kelimelerinizle tekrarlamanız, dikkatinizi söylenenlere vermenizi sağlar. Aynı zamanda karşınızda ki insana “Ben seni dinliyorum, sana değer veriyorum ve seni anlamaya çalışıyorum” mesajını verir.
Can kulağıyla dinlemek için kendimizi konuşanın yerine koymalı, empati göstermeliyiz. Bunun için konuştuğumuz kişinin görüşlerini paylaşmamız veya söylediklerini mutlaka doğru bulmamız gerekmez. Empatili dinlemek sadece konuşan kişiyi olduğu gibi kabul etmek ve dinlerken kendimize şunu sormaktır: “Onun yerinde ben olsaydım ne düşünürdüm, ne yapardım?” ya da “ Öfkesinin ardında acaba ne olabilir?” gibi.

Can kulağıyla dinlemek için karşımızdakini peşinen yargılamamalı, açık olmalıyız.
Örneğin Semiha Hanım çevrede kendini beğenmiş birisi olarak tanınıyor olabilir. Ama o gün bize karnıyarığı nasıl pişirdiğini anlatıyor. Belki de bizim bilmediğimiz bir şekilde pişiriyor olabilir. Ya da o gün bize firmasının yeni ürününü nasıl pazarladığını anlatıyor. Belki de bizim aklımıza hiç gelmemiş bir sunuş tarzı söz konusu olabilir. Anlattıklarından pekâlâ yararlanabiliriz.
Can kulağıyla dinlemek için kulaklarımızın yanı sıra gözlerimizi de kullanmalıyız.
Eşiniz o akşam içeriye asık bir yüzle girmiştir. “ Nasılsın?” sorunuza, kısaca, “iyiyim” diye cevap vermiştir. Eğer yüzüne dikkatle bakmaz, ellerini sinirli bir şekilde oynattığını fark etmezseniz, “Ben de” der içeri gidersiniz.
Ya da bir arkadaşınız size kızmıştır; sakin sakin konuşuyordur ama gözlerinden sanki alevler fışkırıyordur. Dikkat etmez, “Bugün canın bir şeye mi sıkıldı?” demezseniz, sizin kendisine ilgi göstermediğiniz sonunca varabilir.

Dinlerken:
Konuşan kişinin gözlerine bakın.
Konuşan kişiye doğru biraz eğilin.
Başınızı sallayarak veya anlattıklarını kendi kelimelerinizle tekrar ederek konuşanı cesaretlendirin.
Sorular sorarak konuya açıklık kazandırın.
Biri bir şey anlatırken başka bir şeyle meşgul olmayı, başka şeyler düşünmemeye çalışın.
Çok kızdığınız ya da şaşkınlığa uğradığınız durumlarda bile önce gerçekte ne söylediğini anlamaya çalışın.

Bütün bunlara dikkat ettiğimizde aslında dinlemenin, insanlarla etkin iletişim kurmanın hiçte zor olmadığını, aksine insanın ruhunu yücelten, keyif veren bir eylem olduğunu keşfetmiş olacağız. Mutlu kalın.

HİLAL GÖKÇE

Hilal Gökçe

2009-11-01 11:50:16

Arkadaşına gönder

Yorum ekleyin
Lütfen yorum, eleştiri ve beklentilerinizi bize iletin.

Adınız :
Emailiniz :
Yorumunuz :

Yorum sayısı : 2 Bütün yorumlar…
ferhunde İnce 2009-11-04 14:56:41 –
çok güzel detaylar verip, iyi tespitlerde bulunmuşsunuz. günümüzün en büyük problemide bu zaten. insanlar yönetici vasfına eğilmektense makinelere, kendi yönetebileceği aletlere kendini veriyor maalesef. aslına bakarsanız bence sanal sohbetteki maksat karşısındaki değil kullandığı araçtır. teşekkür ediyorum:)

——————————————————————————–

mehtap 2009-11-02 10:49:46 –
yine güzel bir yazı olmuş:)evet iletişimsizlik çağı.o kadar iletişim aleti içindeyiz ama ilişkilerimiz kopuk.bir sese bir yüze hasretiz neredeyse.hani bir reklam var sevimli amca şöyle diyor.konuştuğum insanı görme ihtiyacı bu.çokta tabii değilmi?evli bir arkadaşım anlatıyor: ”akşam eşimle karşılıklı oturuyoruz.ıkımızde de laptop ve msn lerimiz açık.eşim susamış msn den bana ”hayatım bir bardak su getirir misin?”diye mesaj yolluyor. durumun vehametine bakın.

SEVDİKLERİNİZİ DİNLEYİN ÇOK GEÇ OLMADAN

SEVDİKLERİNİZİ DİNLEYİN ÇOK GEÇ OLMADAN!
İnsanlarla öylesine yüzeysel ilişkiler kuruyoruz ki; kimsenin birbirini anlamamasına şaşırmamalı.

Eş, iş, aile… Yakınlık dereceleri hiç fark etmiyor. İlişkilerimiz asla derin değil. Sığ, yüzeysel.

Sorulan sorulara, öylesine cevaplar veriyoruz. Karşımızdaki derdini anlatırken Öylesine dinliyoruz. Derdini anlatan taraf kendimiz olduğunda ise çocuksu bir saflıkla bekliyoruz, bizi “can kulağıyla” dinlemesini, anlamasını ve beklide bir şeyler söylemesini.

Oysa dedim ya; öylesine yüzeysel ki ilişkilerimiz, derdini anlatan taraf anlaşılma isteğiyle karşısındakine dertlenirken, karşısındakiler de çabucak lafını bitirse de kendi derdimi anlatabilsem heyecanıyla dinliyor(!) muhatabını.

Ne kadar bencilleştiğimizi varın siz düşünün artık.

Oysa Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenen kişilerden olmak ne kadar da övülüyor dinimizde. Ve Allah her birimizi öylesine sarıp sarmalıyor ki; birimiz sıkıntıda olduğunda onun sıkıntısını hafifletecek kişiye “ Bende senin sıkıntını gideririm” diyor.

“Yeter ki sen kardeşine yardım et. Merhametim ikinizin de üzerinde” diyor adeta.

Ve gerçek manada dinlemesini bilip, karşısındakini ferahlatan kişinin daha o anda içini rahatlatıyor Allah.

Belki “dinleyenin de derdi var, fakat kardeşinin yarasını sardığında kendi ruhuna(da) pansuman yapmış oluyor.

Çok tanıdık geldi değil mi bu duygu?

Rabbim doğru söylüyor (Amenna ve saddakna) ve vaadinde duruyor.

Bu güzel duyguyu yaşamak istemez misiniz?

Mübarek Ramazan ayını vesile kılın ve bir kez olsun kendi derdinizi yutup(içinize gömüp) karşınızdakinin derdiyle dertlenin. Dinleyin. Sadece dinleyin.

Başka bir şey yapmamıza gerek yok Yalnız dinleyin (ama can kulağı ile) ve ara sıra başınızla onaylayıp, tebessüm ederek Ruhuna dokunun muhatabınızın. İnanın bana anında alacaksınız karşılığınızı. İçinize Huzur dolacak, gözleriniz başka bakacak ve keşke hep “dinleseydim” diyeceksiniz. Tabii öte taraftaki mükâfatlarınızdan bahsetmiyorum bile…

Arkadaşlarım bilirler. Bebeğim doğmadan önce iyi bir dinleyiciydim. Uzun uzun muhabbetler yapar, hem kendim hem arkadaşlarım ferahlardık. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü artık minik bir bebeğim var ve çok istememe rağmen “eskisi gibi” dinleyemiyorum dostlarımı.

Kısa zamanlara hapsedilmiş görüşmelerimizin ardından; Keşke şöyle söyleseydim, keşke daha çok konuşabilseydik, daha çok dinleyebilseydim, biraz daha zamanım olsaydı diye hayıflanıyorum.

Bunda da bir hayır vardır diyorum. Kim bilir? Geçen haftalarda Almanya’dan gelen ve sadece bir kez görüşme imkânı bulduğum sevgili Dayım, sevgili kuzenlerim Tahacığım Tuğbacığım…

Emin olun gönlüm hep sizlerleydi. Hep oturup uzun uzun konuşmak, hayat nasıl gidiyor, Keyfiniz yerinde mi yeğenler? Diye sormak istedim, fakat zaman her zamanki azizliğiyle akıp gitti. Yenibahara kaldı görüşme ümitleri. Ve inanın bana ömür dediğimiz şeyin ne zaman sona ereceğini bilmememize rağmen bunca sorumsuzluk çok tuhaf. Olması gereken bu değil biliyorum. Yetişebildiğimiz güzellikleri yakalamalıyız. Sonrasında keşke dememek için, Ne çabuk geçti gitti ömür dememek için.

Ve nihayet,

Zamanın birinde;

“Bugün de bitti. Zamanı nasıl bu kadar çabuk tüketiyoruz hala anlayabilmiş değilim.

Günlük telaşlar, hep bir şeyleri ertelemeler, sonraya bırakmalarla geçiyor ömrümüz.

Ertelediğimiz o kadar çok şey var ki;

En güzeller, en özeller, en değerliler…

Belki de en iyi zamanı beklemek hatamız.

“Sonra canım, şimdi işim var, biraz rahatlayayım geleceğim”

Oysa beklediğimiz “En iyi An” hiçbir zaman gelmeyecek…”

Sözleriyle ifade etmiştim üzgünlüğümü.

Ve;

“Neler kaybediyoruz peki ertelemelerle? Sonra, sonra diye itelediğimiz, yaşayamadıklarımız, kayıplara dönüşüyor zamanla.

“Sonra görüşürsüzler” e hapsettiğimiz sevdiklerimizin sonralarının olduğunu nereden biliyoruz?

Ya kendimiz… Daha ne kadar sonramız var?

Biliyor muyuz?”

Diyerek sorulara boğmuştum pişmanlıklarımı.

Tüm ertelediğim dostlarım, kendi adıma özür diliyorum hepinizden ve tabii helallik istiyorum.

Sevgili Hümeyra, sevgili Havva, sevgilili Ablam nisa…

Seda, Fatma, Mehtap ve diğerleri…

Ve belki Annem, Babam, Eşim hepiniz affedin. Hepinizi çok seviyorum.

Fazla mı duygusalım bu aralar ne? Havalar‘a atmak isterdim suçu oysa Ölüm/tefekkür gibi kavramlar daha gerçekçi duruyor suçlu aramak hususunda.

Bu yazının üstüne Mirkelam’ın Hatıralar şarkısını dolandı dilime. Dinledim… İyi geldi bana.

Size de tavsiye ederim. Dinleyin. Sonra ölümü hatırlayın ve sonra dostlarınızı ve sonra sevdiklerinizi ve sonra tekrar tavsiyeme uyun yine dinleyin. Bu kez can kulağıyla sevdiklerinizi dinleyin.

Hayat kısa…

Hatıralar

Geçip giden zamanları
Bir yerlerde bulsam
Sonra üzülsem
Üzüldüğüme üzülsem
Gözyaşıma dalıp dalıp
Seni hatırlarım

Gittin şimdi sen
Yoksun yanımda
Bir şey istemem
Neye yarar hatıralar

Mirkelam

Hikaye

*DICK VE KEDİSİ.
Vaktiyle bir erkek çocuk vardı.
Onun(e) adı *Dick idi.
O(e) çok fakirdi.
Babası ve annesi ölmüşlerdi.
ona yardım edecek arkadaşları yoktu.
birgün birkaç adamın konuştuğunu duydu.
Bir adam “londra’ya gideceğim”.
Çünkü londra çok büyük bir şehirdir,.
ve caddeleri altınla kaplıdır.
“Londra’da herkes çok zengindir”.
O zaman *Dick, “Londra’ya gideceğim ve zengin olacağım” dedi.
Birkaç gün sonra *Dick ,yolun kenarında bir araba gördü.
arabanın üstündeki adama ,.
“Nereye gidiyorsun?” dedi.
Adam “Londra’ya gidiyorum,” dedi.
Dick, “Beni beraberinde Londra’ya götürürmüsün?” diye sordu.
Adam,”Evet,” dedi.
Böylece *Dick arabaya bindi ve Londra’ya gitti..
*Dick Londra’ya geldiği zaman.
Caddeler yapılmamıştı.
Diğer caddeler gibi taştan yapılmışlardı.
Fakat pek çok evler vardı.
Bütün caddelerin yanları boyunca evler vardı.
Her yerde yüzlerce evler.
Dick indi ve araba uzaklaştı.
*Dick caddede durdu.
gidecek evi yoktu.
yemek için yiyeceği yoktu.
ve arkadaşları yoktu.
Sonra kar yağmağa başladı.
Kar daha süratle düştü.
Çok geçmeden her şeyin üzerinde kar vardı.
Caddeler ve evler karla kaplıydı.
Fakat hava çok soğuktu.
Zavallı *Dick karla örtülmüştü.
Gece oluyordu.
Bir evin penceresinde bir ışık vardı.
*Dick ona gitti.
ve kapıya yakın durdu.
Sonra taşın üstüne oturdu.
Tam o sırada kapı açıldı.
ve bir hizmetçi dışarı baktı.
orada oturan *Dick’i gördü.
“Defol,haylaz çocuk!” diye bağırdı.
“Orada ne yapıyorsun?”.
Dick o kadar üşümüştü ki .
ayağa kalkamadı.
Hizmetçi kızdı.
tekrar “Defol” diye bağırdı.
Sonra o(k) bir çömlek soğuk su aldı.
ve onu Dick’in üzerine attı.
Bu çok zengin bir adamın eviydi.
Onun adı Bay Warren’di.
Bay Warren’in bir çocuğu vardı.
Onun adı *Alice idi.
Alice kapıya yakın duruyordu.
ve kadın uşağın su attığını gördü.
Alice çok kızdı.
“Zavallı çocuk ölecek,”.
“Fena kadın,” dedi.
Sonra o(K) Dick’in elini aldı.
“İçeri gel,zavallı çocuk”.
onu(e) evin içine getirdi.
O(K) Ona(E) yiyecek verdi.
Uyumak için bir yatak verdi.
ve *Dick o gece evde kaldı.
Sabahleyin Bay Warren Dick’i gördü.
Evimde kalacaksın .
ve aşçıya yardım edeceksin.
“Bugün başlayacaksın” dedi.
Böylece *Dick kaldı ve aşçıya yardım etti.
Aşçı fena bir kadındı.
O(K) Dick’e nazik değildi.
Aşçı ona(E) kötü yiyecek veriyordu.
Ona(E) daima küfür ediyordu.
Kızdığı zaman onun(E) yüzüne vuruyordu.
Dick’in küçük bir odası vardı.
O Çok küçük bir odaydı.
ve çok fena bir odaydı.
çünkü oda daima fareyle doluydu.
Yüzlerce fare vardı.
Fareler Dick’in yemeğini yerlerdi.
Bu sebebten Dick mutlu değildi.
Fakat O(E) Bay Warren’e yahut Alice’e bir şey söylemedi.
çünkü Alice’i seviyordu.
ve onun mutlu olmadığını bilmesini istemiyordu.
Bir gün *Dick sokakta küçük bir çocuk gördü.
Çocuğun kollarında bir kedi vardı.
*Dick “Kediyi nereye götürüyorsun?” diye sordu.
Çocuk “Kediyi nehre atacağım ” dedi.
“ve onu öldüreceğim”.
Dick kedileri severdi.
Bu sebebten o(e) “Onu öldürme” dedi.
“Onu bana ver” dedi.
O Gece Dick kediyi odasına götürdü.
Yemek için küçük bir ekmek parçası vardı.
Onu masanın üzerine koydu.
O zaman bir fare geldi.
ve ekmeği yemeğe başladı.
Kedi atladı.
ve bir fareyi tuttu.
ve onu öldürdü.
Kedi bir çok fare öldürdü.
ve bütün diğer fareler kaçtılar.
Bundan sonra Dick’in odasında artık fareler yoktu .
*Alice Dick’in mutsuz olduğunu gördü.
ve aşçının ona kaba davrandığını anladı.
Bu sebebten Bay Warren’e bu durumu anlattı.
Bay Warren “Aşçı iyi bir kadın değil”.
“O(K) şişman ve çirkin”.
ve insafsız görünüyor.
Dick iyi bir çocuktur.
O(E) işini iyi yapıyor.
yüzü ve elleri daima temizdir.
*Dick benim için çalışacak.
Bay Warren nehrin kenarında büyük çirkin bir binada çalışıyordu.
Birçok gemileri vardı.
Gemileri başka ülkelere gönderirdi.
Gemiler İngiltere’den diğer ülkelere eşyalar götürürler.
ve onlar diğer ülkelerden İngiltere’ye eşyalar getirirlerdi.
Büyük binada onun(e) için çalışan adamlar vardı.
Gemilerden eşyaları alan adamlar.
eşyaları diğer gemilere koyan adamlar vardı.
*Dick hâlâ küçük odada yaşıyordu.
ve kedisi onunlaydı.
Fakat gündüzün büyük binada çalışıyordu.
Bir gün Bay Warren başka bir ülkeye bir gemi gönderiyordu.
Bütün uşaklarına sordu.

“Gemimde göndermek istediğiniz bir şeyiniz var mı?”.
“Onu uzak bir ülkede satacaklar”.
“ve ben size parayı vereceğim”.
O zaman bütün uşaklar gemiye koymak için eşyalar getirdiler.
Sonra Bay Warren Dick’e Sordu.
fakat *Dick’in gönderecek bir şeyi yoktu.
*Alice “Gemide göndermek için Dick’e bir şey vereceğim” dedi.
Fakat Bay Warren “Hayır ,kendinden bir şey göndermeli” dedi.
*Dick,”sadece bir kedim var ” dedi.
*Alice “Niçin kedini göndermiyorsun” diye sordu.
*Dick “Kedimi seviyorum” dedi.
“fakat onu göndermeliyim” .
çünkü başka bir şeyim yok.
Böylece *Dick kedisini getirdi .
ve onu gemiye koydu.
*Dick tekrar odasına gitti.
Çok üzgündü.
çünkü şimdi yalnızdı.
Küçük odasında yalnız uyudu.
Kedi gitmişti.
Fareler tekrar odaya gelmeğe başlıyordu.
ve *Dick fareler yüzünden uyuyamadı.
Aşçı hâlâ ona sertti.
ve O(K) ona iyi yiyecek vermiyordu.
Bir gece *Dick “Burada kalamam”.
“Başka ülkeye gideceğim” dedi.
Elbiselerini giydi .
ve aşağıya indi.
Evin kapısını açtı.
ve yalnızca dışarıya sokağa çıktı.
Sokak boyunca yürüdü.
Bütün gece yürüdü.
Sokak kırlara götürüyordu.
Kırda evler yoktu.
sadece ağaçlar ve tarlalar vardı.
Sabah yakın olduğunda.
yolun kenarında bir taşın üzerine oturdu.
Devam edemedi.
O(E) orada otururken .
güneş gökyüzünde yükseldi.
Güneş yukarıya gelirken .
Londra’nın çanları çalmaya başladı.
Çanlar çalarken.
*Dick onların “Yine gel Yine gel!” dediklerini zannetti.
“Çanlar Bana çalıyorlar” diye düşündü.
“beni tekrar Londra’ya çağırıyorlar”.
“geri gel”.
“Herzaman yoksul ve mutsuz olmayacaksın”.
“Bekle,”
“günün gelecek” diyorlar.
*Dick ayağa kalktı.
“Geriye gideceğim” dedi.
“ve bekleyeceğim”.
Tekrar şehire döndü.
Gemi gitti .
ve bilinmeyen bir ülkeye geldi.
Bu ülkenin kıralı gemideki adamlardan gelmelerini istedi.
“Gelin” dedi.
“ve bütün şeyleri bana gösteriniz”.
Adamlar güzel eşyaları aldılar .
ve saraya getirdiler.
güzel kumaşlar,mücevherler,yüzükler.
şapkalar,ayakkabılar,çantalar.
lambalar ve .
diğer birçok şeyler.
Kral bütün şeylere baktı .
ve “Bu şeylerin hiçbirini istemem”.
“Bana istediğimi getirin”.
“geminizi altınla dolduracağım” dedi.
Sonra Kral ,uşaklarına söyledi.
“yiyecek getirin”.
Uşaklar Yiyecek getirdiler.
ve masanın üzerine koydular.
Onlar yiyeceği masanın üzerine yerleştirir yerleştirmez.
yüzlerce fare deliklerden dışarı çıktılar.
Adamlar daha önce bu kadar çok fare görmemişlerdi.
Fareler masanın üzerine atladı.
ve bütün yiyeceği onların gözleri önünde yediler.
Kral, “İstediğim budur”.
“Bu fareleri öldürmeye yarayan bir şey istiyorum”.
Yiyeceği gözlerimizin önünde yiyorlar.
Biz onu yiyemeden önce .
yiyeceğin üzerinde koşuyorlar.
Onlar Elbiselerimizde delikler yapıyorlar.
Yatağa girer girmez.
yüzlerimizin üzerinde koşuyorlar.
Çocukları ısırıyorlar.
Onları öldüremeyiz.
onlar çok küçüktürler.
ve biz onları yakalayamadan evvel kaçıyorlar.
Fareleri öldürecek .
bana bir şey verin.
geminizi altınla dolduracağım.
adamlardan biri.
“Bu ülkede kediler yok mu” diye sordu.
Kral “Kedi nedir?” dedi.
O zaman adam süratle koştu.
ve *Dick’in kedisini gemiden getirdi.
Adam ,Kralın salonuna gelir gelmez.
Kedi onun kollarından atladı.
o bir ayakla bir fare öldürdü.
ve o ağzında başka bir fare yakaladı.
O o kadar çok fare öldürdü ki.
diğer fareler süratle kaçtılar.
Kral sıçradı ve bağırdı.
“İyi! iyi!”.
Daha önce hiç kedi görmedim.
Kediyi bana verin.
geminizi altınla dolduracağım.
“Daha önce böyle güzel bir şey görmedim ” dedi.
Böylece Kral *Dick’in kedisini aldı.
ve adamlara kedi için çok para verdi.
onların gemisini altınla doldurdu.
Gemi Londra’ya döndü.
Bay Warren gemiye gitti.
ve gemideki bütün altınları gördü.
“Bu kadar çok altın için ne sattınız” dedi.
Adamlar “kedi,” dediler.
O zaman Bay Warren Dick’i çağırttı.
“Çok zengin oldun”.
Benden daha fazla paraya sahipsin.
“Şimdi bizden gitmek istiyormusun” diye sordu.
*Dick Alice’i seviyordu.
Hayır, Kalmak istiyorum.
“ve sizinle çalışmak istiyorum” dedi.
Bay Warren “Benim uşağım olarak değil,”.
“arkadaşım olarak kalacaksın” dedi.
Böylece *Dick Bay Warren ile kaldı.
Birkaç yıl sonra O(E) *Alice ile evlendi .
çünkü onu(k) çok seviyordu.
Çok zengin oldu.
ve çok iyi bir adamdı.
O(E) Londra’da en zengin adamdı.
ve *Alice en mutlu kadındı.