HAZIR RAMAZANKEN
Bu yazdan geçtim; çalayım göle mayayı da belki seneye kurtarırım memleketi.
Mevsim malumdu. Şimdi Ramazan diye ara verilse de yaz başında düğünler, sünnetler peş peşeydi. Katıldığım törenlerde gelenek görenek kisvesinde sergilenen bir görkem, bir ihtişamdı herkesin gücü yetti(rildi)ği kadar.
Hazır Ramazanken, hazır kanaatten, nefsi örselemekten nasibimizi alacakken, hazır israftan, ziyandan kaçınacakken cesaret edip söylüyorum ki; hazır herkes bir şeylere çatıp dururken, ben de bıçağı yumuşak karnımıza sokup, acımasızca çevirttiriyorum ki; git gide biraz abartmıyor muyuz bu gösterişi, şatafatı. Diyeceksiniz her şey halloldu da iş ona mı kaldı? Deyin, yerine göre bu da mesele. Gerek kutlamalarda, gerekse sıradan günlerde her fırsatta, yerde, gökte, eşyada, kıyafette ve artık sofrada bile fırfır, fiyonk, pul, boncuk, şıkırtı, şakırtı halinde süslemeye fazlaca bulanmadık mı? Nedir bu ıncık cıncık uğraşmalar? Hem zaman kaybı, hem gereksiz masraf kapısı. Yaparken de bakarken de göz yorgunluğu. Özellikle kadınlar birtakım uyduruk ve gitgide artan göreneği tamamlayana kadar bitap düşüyorlar bir töreni hazırlarken. Kendi örfümüze bir de Avrupai özentiler eklenince bir dizi gereksiz prosedürle uğraşılıyor. Fakat gittikçe yerleşen ve gereklileşen; kolaylaşacağına zorlaşan. Çünkü “Benim neyim eksik, kimden aşağı kalayım!” zihniyetinden besleniyor. Aslında dikkat ederseniz, her kesimden kendinden emin, doygun insanın uğraşısı değil de; “Elalem ne der, ne demez?” kaygısı olan insanların göz doldurma çabası bunlar. Azına, kararıncasına diyeceğim yok; o kadarı gözün şenliği. Çoğuna, abartılmışına benim tesirsiz sözüm.
Farkındayım, cıvıl cıvıl kadınlık ruhuna da aykırı söylediklerim ki kabul ediyorum; var bende bir sakatlık bu cıvıltı konusunda. Sıkıcı ve de renksiz bir kadın olduğumu anlamam yeni değil. En son yaz başında gittiğim okul aile birliği yemeğinde de aynı kanıya varmıştım. Katılamazdım hiç bu davetlere; maksadı hasılatına düşecek payımı gönderirim, gitmek kalır. Çünkü haftasonu başka işler için lazımdır bana, eğlenmek geri dursun. En son gözünden kaçmayan öğretmenimizin ricası ve kızımın ısrarı üzerine gitmeye karar verdim. Sandalyelerin benden şık giydirildiği mekâna girer girmez de anladım bu eğlenceli toplantıların bana göre olmadığını. Müdavimi olanlar belliydi canım. Nereye ve niye geldiklerinin farkında, şıkır şıkır giyinmiş gezinip selamlaşıyorlardı masalar arasında. Begüm evden çıkmadan uyarmıştı aslında “Anne çok resmisin, eğlence bu!” diye ama iş işten geçmişti. Siyahları kuşanıp, ağır abla pozlarında gelmiştim bir kere. Tek bozulmuşluğum buna değil; öğretmenimiz bir sınavda gözetmen olduğu için katılamamış beni çağırdığı halde. Kimse de gelmemiş mi sınıftan; sanki sözleşmişler bana inat kukumav kuşu gibi kalayım diye. İyi canım, bu ilk ve son olur benim de; değil mi ki şüpheciliğe bağlamışım, görüşürüz bir dahaki sefere.
Başka bir sınıfın masasına yerleştim artık yalnız oturacağıma. Neyse ki az sonra bir hanım daha geldi de hiç olmazsa iki kişi olduk sınıfımızdan. Hafiften bir müzik eşliğinde servis başlamışken biz de tanışma ve hal hatır sorma faslını geçip konuşacak bir şeyler bulabildik. Bodoslama çocuk psikolojisine bile daldık. Daha çocukları soktuğumuz bunalımdan çıkarmaya fırsat bulamadan, gümbür gümbür bir müzik başlamasın mı? Mesajı belli: Döktürrrr! Çatalı kaşığı elinden bırakan bir anda doldurdu pisti. Başı açığı, başı kapalısı, pullu bluzlusu, taşlı eteklisi, çivi topuklusu, platform topuklusu, eller kollar ve de beller kıvrıla kıvrıla tepinmeye başlandı ortada. Kiminin topuzunda taşlı, tüllü tokası; kiminin türbanından sarkan şıngıl şıngıl iğnesi göz alıcı. İşte bu! Kadın dediğin süslenecek, gülecek, neşelenecek, eğlenecek. Sen gibi böylesi yerde bile bula bula çocuk psikolojisi konuşanla çıkar mı bu hayatın tadı? Laf aramızda bu konuda hiç hemfikir olmayı istemem birisiyle. Şeytan kulağına kurşun, inşallah hiç geçmemiş olsun aklından. Neyse, biz masaları bekleyen birkaç kişi ağzı açık izledik, izledik milletin neşesini. Dinlenme molasında, bir aralık satılan buzdolabı süslerinin üzerine yapıştırılmış numaralara göre bir çekiliştir yapılmaya başlandı. Kimine indirimli dershane kaydı çıkıyor, kimine saç, kimine cilt bakımı. Kimine triko, kimine çeyizlik eşyalar. Civar esnaftan ne bağış toplandıysa işte. Yarı beline kadar dantel kaplı bir havlu çıktı bana da. Ellerine sağlık görüntü çok süper ama abartmışlar artık, yüz değecek yeri kalmamış. Belki de hazır nemli surata sür gitsin peeling niyetine tasarlanmıştır. “Yapanın hiç mi başka işi yokmuş? Kullanacak kişinin her şeyi tamam olacakmış da bir bu kadar süsü mü kusur kalacakmış da tamamlanmış hele şükür!” diye düşünüyor insan. Yeni evlendiğimde az buna benzer bir şey asılıydı lavabomda; öyle münasip görülmüş bilirkişi çeyiz sericilerimce. Eşim “gerçek havlumuz yok mu?” diye sorunca var işte burada demiştim de “Ne bileyim, süs sandım ben onu.” cevabına bozulmuştum. Dantele bile laf söylüyorken sanılmasın ki bilmem bunun zevkini. Vaktiyle elimden hiçbir iş kurtulmaz cengaverliğindeyken “anglez”ini bile yapmışlığım var. Eleştirim abartılı kullanıma. Yoksa elbette ki sanatsal açıdan nesilden nesile aktarım olacak kadarı her eve lazım.
Fırsat bu fırsattır diye bir tur da çok süslü kutucuklarda birer çikolata dağıttılar gönlümüzden ne koparsa. Hani şu kına gecelerinde, yeni doğmuş bebek, sünnet çocuğu ziyaretlerinde kapıda tül tül uçuşan bir sepetle ikram edilenlerden. Kurdelelerinde hoş geldiniz v.s. yazar. Bebek öyle yapın demiş sanki. Belki de bebecik, “Sevgili anneciğim, teyzelerim (Babayı vesaireyi katmıyorum, hatun kişi uğraşması bunlar.) şu küçücük çikolatayı sunmak için birazdan yerlere atılacak incik boncuk, taş, tül-telek ve de çiçek-böcek yapıştırdığınız kutucuklara, keseciklere harcadığınız parayı, zıbını alınamadan doğmuş arkadaşlarıma yardım elini uzatacak vakıflara bağışlasanız daha insancıl bir davranış olmaz mıydı acaba?”demek ister aslında. Çok uzun cümle oldu ama diyebilir ne olmuş, zamane bebesi bunlar. Bebek ve sünnet odalarına asılan kapı süslemeleri ve bir kanadı eksik allı pullu kına ve çerez keseciklerini de gereksiz görsem, “Anlaşıldı sen de iyice otsun!” diyeceksiniz biliyorum. Kimin hevesi bunlar? Eskiden şirinlik diye bir nikâh şekeri vardı. Şimdi her şeyin süslü şekeri var. Gittikçe çeşitlenip, gittikçe ayrıntılanıyor süsleri. Herkes birbirine bakarak daha alâsını yapmak için yarışıyor. Ne gerekli bir yarış! Çocukların mı, bizim mi bu heves? Hatun kısmısıyız diye bu kadar süse vurmaya, bu kadar dantele, kurdelaya sarmaya, taşa boncuğa sektör açtırmaya gerek var mı? Eşeğin sevmediği ot burnunda bitermiş. Benim kokoşluk vadeden küçük kızım Begüm de heves edip arattırıyor bazen onu bunu süsleyeceğim diye. Evde yerlere düşünce çıplak ayağa yapışması da, batması da çok sinir oluyor bunların. En zevkli yanı bu fasıl da bitti diye kıyıdan köşeden çatır çatır süpürgeye çekmek oluyor benim için. Fakat süsleme işini ileride eleştirdiğim yönde abartacak diye korkmuyor da değilim. Uğraşamam, ondan telaşım…
Sahi, birkaç kişiye de şu çeyiz nakış kursları işi süslü peçeteliklerden çıkmıştı hediye çekilişinden. Kimi dantel, kimi tülden; kenarı köşesi çiçekli, fiyonklu olan şu uçuş uçuş görünen çok şık modelden bahsediyorum. Bir peçetelik için ne kadar zaman harcanılıp yapılmış olanı, bilirsiniz. Allahtan bana çıkmadı o. Yoksa bunalıma girerdi benim kabak gibi evimde. Uyacağı bir süslü parça yok etrafta. Ya da yağlı elleriyle peçete için uzandıklarında herhalde ben bunalıma sokardım çocukları.
Geçenlerde bir perdeciye girip de yanlış mı girdim diye geri çıkıp bakmamdan bahsetsem mi acaba? Bütün vitrin taş boncuk; perdeler de öyle olmuş artık. Bire üç metreden, aman görünmeyelim diye pile üstüne pile dikmek yok. Dizeceksiniz cama yukarıdan aşağıya taşı boncuğu, işte size perde. O da iyi, kırışmaz buruşmaz…
Dedim ama başında; bir zevksizlik, bir sıkıcılık bendeki de. Halbuki biraz taş, boncuk, kurdela, fırfır, ne bileyim tüy telek serpiştirsem ortalığa, nasıl cıvıl cıvıl bir hatun olacağım kimbilir. Ortamın şıkırtısı bana da neşe ve parıltı olarak yansıyacak belki.
Of! Sonradan akıl kuşlar kadar. İçinden gelecek insanın ya da öyle görüp, büyüyecek. Hani görgü görenek diye bilecek. Yoksa babacığımın, çocukluğumdan beri “Sade olun, sade olun!” diye kulaklarımda çınlayan sesini ne yapayım ben? Babamın sesinin lafı mı olur? Ya, kendilerine hediye edilen altın işlemeli, yakutlu, zümrütlü kaftanları öylece fakirlerin ihtiyacı için bahşeden ve hurma yapraklarından örülmüş bir hasır üzerinde mübarek uykulara dalan Resülullah (S.A.V.)’den haberdar iken; gözbebeği Hz.Fatıma’sına münasip gördüğü sade çeyiz eşyasından haberdar iken; fakirlik yahut cimrilikten değil, gerçek zahidlikten elbisesini yamalı olarak da giymeden yenilemeyen sevgilisi Hz. Aişe’den haberdar iken görkem ya da ihtişam benim neyime? Keşke onda biri kadarını becerebilsem. Sizi bilmem…
Bana da beş kuruş ver konuştur, on kuruş ver susturamazsın. Farkındayım, sözün de özü makbul ama ne kalemi tutabildim ne kelamı. Gözünüze sağlık, laflamış olalım ne diyeyim…
Ülkü Selvi Uslu