Sohbet | Chat | Sohbet | Video | Haber | Mirc | Kadin | Cocuk |

Kategori Arşivi Kadın Parkı

üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi

üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, üyeliksiz, canlı sohbet, odaları, sitesi, üyeliksiz sohbet, üyeliksiz chat, kamerali chat sohbet, kadınlarla üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, canlı üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, kamerali üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, bedava üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, gerçek üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, seviyeli üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, facebook üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, feysbok üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, face üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi, telefondan üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi,

üyeliksiz canlı sohbet odaları sitesi hizmetinize acılmıştır. sizlerde üyelik gerektirmeden sadece Nick yazarak canlı çet sohbet odalarımıza giriş yaparak muhabbet edebilir ve bayan arkadaşlar bulabilirsiniz.

Uykunun Faydaları ve Zararları | Kadın Parkı

uyumak, çok uyumak, az uyumak, uykunun faydaları, uykunun zararları, uyumanın faydası, uyusunda büyüsün, uyumanın önemi,

Uykusuz kalındığında bozulan ilk işlevlerden biri de bellek, dil becerileri, soyut düşünme ve değerlendirme gibi bilişsel fonksiyonlardır. Geç saatlere dek uykusuz kalmak bir süre sonra kişide bellek sorunlarının oluşmasına yol açar.

İSTANBUL – Verimli bir iş yaşamı için kişinin ortalama 8 saat uyuması gerektiğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Ferda Korkmaz, uyku eksikliğinin yol açtığı sonuçları anlattı.

Tıbbın uyku ile henüz bilmediği çok şey olmakla birlikte artık biliyoruz ki bedenin onarımı, çeşitli madde ve hormonların sentezi, hafızanın yapılandırılması, psikolojik dinlememiz uykunun belli dönemlerinde gerçekleşiyor.

“Uyku tekdüze bir süreç değil. Uykuya dalış, yüzeyel uyku, derin uyku ve rüya ile ilişkili -REM- (rapid eye movement = hızlı göz hareketleri) olmak üzere dört dönemi bulunuyor. Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Ferda Korkmaz yetişkin bir kişinin ihtiyaç duyduğu uyku süreleri ile ilgili şu bilgileri verdi:
“Uyku süremiz yaşla birlikte değişmekle birlikte, herkesin uyku süresi kendine hastır. Bunu değiştirebilmek pek mümkün değildir. Bazı kişiler günde 12 saat, bazı kişiler ise 4 saat uykuya ihtiyaç duyarlar. Ancak toplumda bir çok erişkinin ortalama uyku süresi 6- 8 saattir. Yaşla birlikte hem uyku süresinde hem de uyku mimarisinde değişiklikler olur. İnsanlar yaşlandıkça, toplam uyku süresinde ve rüyayla alakalı uyku evresinde geçen sürede bir düşüş başlar. Yeni doğmuş bir bebek günde 16 saat uyur, rüya ile ilişkili REM dönemi oldukça yoğundur. Buna karşın bebeğin 30 yaşındaki annesi günde altı saat uyur (eğer şanslıysa) ve bu sürenin sadece dörtte birlik bölümünü REM’de geçirir.

Orta yaşlardan itibaren, uyku süresinin azalmaya başlamasının yanı sıra, uykunun karakteri de değişir. Bu yaşlardaki insanlar rüyayla ilişkili evrede daha az uyurken, yüzeyel uyku dönemleri daha uzun sürer. İnsanlar yaşlandıkça daha erken uyuyup daha erken kalkarlar. Gençlerde ise tam tersidir. Gençler, gece daha geç saatlere kadar kalırlar ve günün çoğunu uyuyarak geçirirler. Seksenli yaşlarda bu değişiklik daha belirgindir. Gün içindeki uyuklamalarla birlikte günlük toplam uyku süreleri 6- 7 saat olabilir. Bu kişiler gün içinde birçok kez uyuklasalar da bunların toplamı nadiren bir saati geçer. Yaşlıların günde 8- 10 saat uyumaları gerektiği söylemi doğru değildir.”

Kişinin gerek duyduğu uyku süresi şu şekilde hesaplanabiliyor. Kişi, uyanık olduğu her iki saat için bir saatlik uykuya ihtiyaç duyuyor. Yaş ilerledikçe bu değişiyor, uyanık kalınan her iki saat için 45 dakikalık uyku gerekiyor. Başka bir deyişle, gün boyunca uyanık kalınan her saat için “uyku borcu” biriktiriliyor. On altı saatlik bir günün sonunda, genç bir insanın “uyku bankasına” borcu sekiz saate ulaşıyor. Buna karşılık yaşlı bir kişinin uyku borcu sadece yaklaşık altı saat düzeyinde bulunuyor.

Uykusuzluk kişiyi nasıl etkiler?
Eğer uyku için yeterli zaman ayrılmazsa kişi uykudan yoksun kalıyor. Bu durumda gün içerisinde uykulu olmanın yanı sıra, kişide düşünmeyle ilgili sorunlar da ortaya çıkıyor. Yeni şeyleri öğrenme daha yavaş gerçekleşiyor, bellek ile ilgili ve karar verme süreçlerinde sorunlar yaşanabiliyor. Uyku yoksunluğu dışında bir takım uyku rahatsızlıklarında da özellikle uykuda solunum bozukluklarında uyku mimarisindeki ve kan oksijen düzeyindeki değişikliklerin tetiklediği olaylar, ciddi bilişsel ve bedensel bozulmalara neden oluyor. Bunlar arasında kalp, akciğer ve hormonal hastalıklar yer alıyor.

Yaşlı kişiler, uykusuzluk durumunda, kendilerini gençler kadar çok çabuk toparlayamayabilir. Kişilerin 24 saat boyunca uyanık bırakıldığı bir araştırmada, 70’li yaşlardaki kişilerin kendilerine gelmelerinin, genç kişilere göre en az bir gün daha uzun sürdüğü ortaya çıktı. Öte yandan cinsiyet de, uykusuzluğun etkisinde farklılık yaratabiliyor. Örneğin kadınlar, erkeklere göre daha hızlı kendilerine geliyorlar.

Islam gerçeğinde kadın | Kadın Parkı

Islam gerçeğinde kadın, islamda kadının yeri, islamiyette kadın, islam ve kadın, kadının islamda yeri, kadının yeri, kadınlar ve islam, kadın islam, müslüman kadınlar, kadın parkı, parkı kadın, kadın sohbet parkı,

Islam gerçeğinde kadın

Halk arasında kadınların ne yapacağına erkekler ka­rar verir şeklinde bir anlayış vardır. Meseleye erkeksi bir asabiyetle yaklaşanların yaygınlaştırdıkları bu anlayış, genel olarak yadırganmayan ve kabul gören bir anlayış. Nitekim bu anlayışın tesirinde kalan bazı müslümanlar, aynı hadisenin İslam’da da olduğunu zannederek “Kadının fıkhını kocası belirler” gibi bir ifadeyi sahiplenebilmektedirler!.
Mümine bir kadının öncelikle kulluk bu genel ifade, hiç şüphesiz ki Kur’an-ı Kerim’e göre kabul veya tasdik edeceğimiz bir ifade değildir. Çünkü kulluk fıkhını belirleyeci merci, Eab olma vasfına sahip bir mercidir. Kocaların ise kadınları üzerinde kesinlik böyle bir vasıfları yoktur. Kadınların asli fıkhını belirleme yetkisi, pengamber dahi olsa erkeklere verilmeyen bir yetkidir. Kadını ve erkeği yaratan Rabbimiz, erkeğin asli hukukunu kendisi belirlediği gibi kadının asli hukukunu dakendisi belirlemektedir.
“Kadınlar konusunda senden fetva isterler, De ki; Onlara ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu feva). Kendilerine yazılan (hakları veya mirası) vermediğiniz ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı adalrti ayakta tutmanız konusunda size Kitab’ta okunmakta olanlar. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.”
Kadınların fıkhını erkeklerin veya erkeklerin fıkhını kadınların belirlemesi hadisesine, erkeklik veya kadınlık asabiyetinin karışmaması söz konusu değildir. Bu fıkhı be­lirleyecek olan erkekler, İlahi vahyin disipline ettiği pey­gamberler dahi olsa, kadınlık asabiyetiyle buna karşı çıkılabilecek ve peygamberlerine dönerek “Sen erkek olduğun için böyle fetva veriyorsun” diyenler veya böyle bir şüphe­yi kara bir gölge gibi kalplerinde taşıyanlar olabilecektir. İşte insan fıtratıyla ilgili bütün bu gerçekleri, bu zafiyetleri hakkıyla bilen ve gerçek adalet sahibi olan Rabbimiz, kadınların fıkhıla ilgili hükümleri kendisi vazetmektedir.
Kadının fıkhını erkeklere bırakmayan, insani düzlemde kadın ve erkeği birbirinden ayn, bir­birinden farklı görmeyen İslam, kadının konumunu, misyo­nunu, hakkini ve değerini de, kadının kendi gerçeklik düzleminde tanımlamaktadır. Mesela kadının anne olması ve annelik lisyonunu üstlenmesi, kendi gerçeklik düzleminde kazabileceği yüce ve kutsal bir makamdır. Ne var ki kadının analık makamına ulaşması böylesine yüce bir eylem olmasına rağmen, bilhassa erkekler tarafından ol­dukça küçumsenmiş ve hor görülmüştür!.
Her kutsal, her yüce eyleme kendilerini layık gören erkek zihni­yeti, ulaşamayacakları bu analık makamını ne yazık ki küçümsemeyi yeğlemişlerdir. Bu erkeksi propagandanın tesi­rinde kalal kadınılar ise, analığı kendileri de küçümseyerek analık misyonundan uzaklaşmaya ve kendilerine değer kazandıracak daha başka eylemlere yönelmeye başlamışlardır. Hakim erkek anlayışı tarafından belirlenen diğer de­ğerli eylemler ise, genellikle erkeklere özgü düzlemlerde gerçekleştirilen eylemler olduğu için, bu düzlemlerdeki ey­lemlerde doğal bir geri kalmışlığa itilmişlerdir!. Erkeklere özgü düzlemlerde mücadele veren kadınların bu mücadelesi, hiç şüphesiz ki altın madalya için erkeklerle yaptıklan bir mücadeleden ziyade, gümüş madalya için kendi arala­rında yaptıkları bir mücadele görünümündedir.
İşte kadınlara değer veren İlahi vahiy, kadınların de­ğer kazanabileceği düzlemi, kadınlara özgü bir düzlem ola­rak sunmakta ve analığa gerçek değeri vererek, kadınlan öncelikle bu makam ile onurlandırmaktadır. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerimede, analığın önemine şöyle işaret edil­mektedir.
“Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır…”
Kadınlara özgü hamilelik ve doğum hadisesinin, ka­dınlar için zorluklarla ve güçlüklerle dolu bir eylem olması­nı dileyen şanı yüce Rabbimiz, hiç şüphesiz ki güçlüklerle dolu bu hadise ile kadınların karşılığı olmayan bir eziyet görmelerini değil, bu zorluk ve güçlüklerin fevkinde olan bir makama, kutsal ve değerli olan analık makamına ulaşmalarını dilemiştir.
Analığa gerçek değeri veren ve bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi olan İslam’a göre, bazı fiiller ferdi olarak gözükse de, bunlar genel bir insanlık düzleminde değerlendi­rilir. Mesela bir insan hırsızlık yaptığı zaman, yüzbinlerce insandan sadece bir insan hırsızlık yapmış denilerek, bu eylem küçümsenmez. Bütün bir insanlığın hırsızlık yapması halinde karşılaşılacak durum ne kadar vahim ise, tek bir hırsızlık eylemine de aynı vehametle yaklaşılır. Çünkü böy­le yaklaşılmadığı zaman, tek bir fertte görülen eylemin bü­tün bir topluma yansıması ve bütün bir toplumda yaygın­laşması söz konusudur. Dolayısıyla meseleyi böylesi bir genel düzlemde ele alan bu toplumsal bakış, bir insanı öl­dürmek veya dirilmesine, diri kalmasına vesile olmak vakı­asını da aynı düzlemde değerlendirir. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerime, bu genel yaklaşımı şöyle ifade etmektedir.
“Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık kim bir nef­si, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldür­müş gibi olur. Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, peygamberlerimiz onlara apaçık belge­lerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır.”
Bir insanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüş gibi, bir insanı dirilten bütün bir insanlığı diriltmiş gibi olacağına göre, bu İlahi prensip istikametinde anneler hakkında da gayet açık bir ifadeyle “Bir insanı doğuran, bütün bir insanlığı doğurmuş gibidir!” diyebiliriz.
Bütün bir insanlığı doğurmak!.
Bu ifade, analar ve analık için mübalağalı bir ifade değildir. Analar gerçekten bütün bir insanlığı rahimlerinde taşıyan, bütün bir insanlığın doğum sancısını çeken, bütün bir insanlığı doğuran, bütün bir insanlığı sütleriyle besleyen, bütün bir insanlığın altını temizleyen, bütün bir insanlığı yetiştiren insanlardır..
Mü’min ve müslim anneler ise, bu genellemenin daha özel ve daha yüce bir tanımına muhataptırlar. Çünkü doğurduğu evladını İslam terbiyesi ile büyüten ve onu güzel bir müslüman olarak yetiştiren mümine bir anne, bütün müslürnanlan doğuran, bütün müslümanları yetiştiren bir anne gibidir. Dolayısıyla herhangi bir müslümanın, diğer müslüman kardeşi­nin annesine “Anne” demesi, hem saygıyı ve hem de bu gerçeği ifade etmektedir.
İslam’ın açıkça ortaya koyduğu bu gerçek ise, akıl ve insaf sahibi bütün erkeklerin gıpta edecekleri bir makamı sadece kadınlara veren ve bu makam ile sade­ce kadınlan onurlandıran bîr gerçektir.
Erkeklere özgü bazı düzlemlerde kadınların erkeklerle yarışması mümkün olmadığı gibi, kadınlara özgü böylesi düzlemlerde de erkeklerin kadınlarla yarışması, yarışabil­mesi mümkün değildir. İnsani düzlemde kadın erkek ayırı­mı yapmayan ve bütün insanlar hayırlarda yarışmaya teş­vik eden İslam, cinsi özelliklerin önem kazandığı düzlemlerde ise bu ayırımı dikkate almakta ve kadınları, kendi gerçeklik düzlemlerinde yanşmaya, kendilerine özgü bu düzlemde değer kazanmaya davet etmektedir. Nitekim kadınların gerçek değerlerini kazandıkları, kazanabildikleri düzlemler, İslam’ın kadınları davet ettiği ve kadınlan onur­landırdığı kendilerine özgü düzlemlerdir.
Kadınlar İslam’ın öngördüğü bu düzlemlerde gerçek kimliklerini bulabilecekler ve bu düzlemlerde değer kazanabileceklerdir.

Yakın geçmişten günümüze modern kadın anlayışı | Kadın Parkı

Yakın geçmişten günümüze modern kadın anlayışı | Kadın Parkı
Kadının toplumsal statüsü, 19. yüzyıldaki sanayi dev­rimiyle değişmeye başlamıştır. Bu zamana kadar sokak ve meydanlara davet edilmeyen kadınlar, sanayi devriminin yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde evlerinden çıkmaya ve seslerini duyurmaya başlamışlardır.
Acaba bunun nedeni neydi?
Kadınlar yeni yeni mi uyanmaya başlamıştı?
Yoksa bu uyanış kadınlardan değil de, kadınların dı­şındaki bazı çevrelerden mi kaynaklanıyordu?
Meseleyi kendi dönemine ve dönemin gelişen şartla­rına göre değerlendirdiğimiz zaman bu uyanışın kadınlar­dan değil, kadınları kullanmak isteyen dış çevrelerden kay­naklandığını görmemiz zor değildir. Kadınları, kadın hakları adına sokaklara ve fabrikalara davet eden bu çev­reler, hiç şüphesiz ki bu daveti kadınlara bir değer verdik­leri veya kadınları kadın olarak önemsedikleri için yapma­mışlardır. Bu çevreler için önemli olan sanayi ve teknoloji putunun yücelmesi, üretimin artması ve kapitalist kasaların dolmasıdır.
Sanayi devrimiyle birlikte ferdi üretimden, toplu üre­timlere hızlı bir geçiş başlamıştır. Toplu üretimlerin bellibaşlı sahipleri olan kapitalistler, makina ve fabrikalarla birtikte, bu fabrikalarda çalışacak çok sayıda işçilere de gerek duymuşlardır. Fabrikalarda çalışacak işçilerin, çok üstün vasıf veya becerilere sahip olmasına da gerek yoktu. Çün­kü üretimin maharet ve yetenek isteyen yönünü, zaten makinalar yapmaya başlamıştı. İşçilerin fonksiyonu ise bu makinalara yardımcı olmak, makinaların çalışmasını sağla­maktı. Dolayısıyla işçinin vasıflı veya yetenekli olmasından ziyade, ucuz olması önemliydi, Bu konuda sadece erkek işçilere yönelinse, yapılacak iş ne kadar basit olursa olsun, aile sahibi olan erkeğe yine de asgari bir ücret verilecekti. Şeytani zihniyete paralel olan kapitalist zihniyet için, bu durum tabi ki cazip değildi. Çünkü böyle bir durum, kapi­talistlerin fabrikasında çalışacak olan bir erkeğe, bu erke­ğin bakmakla yükümlü olduğu 3-4 kişinin nafakasını ver­mek demekti’..
Oysa böyle olmamalıydı, bir kişinin emeğine karşılık, 3-4 kişinin nafakası verilmemeliydi!. Kapitalist sermaye,
bir kişiye nafaka veriyorsa, bu kişinin emeğini mutla­ka ve mutlaka almalıydı. Daha açık bir ifadeyle yetişkin olan herkes, kendi nafakasına karşılık kendi emeğini, ken­di işgücünü sunmalıydı! Evlerde oturan, ev ve aile işleriyle uğraşan, nafaka için kocasının (ka­pitaliste göre kendisinin) eline bakan kadınlar, kapitalistler için bir hazıryiyici idi. Kapitalistlerin üretimine hiçbir katkı­ları bulunmamasına rağmen, kapitalistlerin verdiği nafaka­yı yiyorlardı!.
Evlerin kapıları çalınmalı ve evlerde oturan bu hazır yiyiciler fabrikalara, üretim dünyasına davet edilmeliydi, Ve kapılar çalındı.. Ve kadınlar önce pencerelerden bakmaya, kapılanı çalan bu adamı tanımaya çalıştılar. Bu adam,
kocalarının patronuydu, zengin ve saygıdeğer bir in­sandı!.
Hemen kapılara yöneldiler, bu saygıdeğer işverenin neden geldiğini sormak ve bu kutlu nedeni öğrenmek istediler!. Fakat kapıları açtıklan zaman, kapıda saygıdeğer patronu değil, bu patronun uşakları olan yazarları, düşü­nürleri, sanat adamlarını gördüler. Hepsi birden ağzını aç­mış ve hepsi birden konuşmaya başlamışlardı.
“Sayın hanımefendi!. Yıllarca ezilmekten, evlere hapsolunmaktan daha bıkmadınız mı?”
“Erkeklerin bu sömürüsüne daha ne kadar katlana­caksınız?”
“Bunca ağır ev işlerini yapmanıza rağmen sizlere de­ğer veriliyor mu?”
“Sizin erkeklerden neyiniz eksik, niye ikinci üçüncü sınıf insan muamelesine razı oluyorsunuz?”
“Erkeklerle eşit olduğunuzu ispatlamanır ve hakları­nızı almanın zamanı gelmedi mi?”
“Uyanın.. Uyanın ey kadınlar!.”
Şaşırmışlardı!.
Ne diyordu, ne demek istiyordu bunlar?
Gerçi söyledikleri de doğru şeylerdi!. Erkeklerin otori­tesi altında yaşadıkları bir gerçekti. Evin bütün işlerini yapmalarına, çocuklarına bakmalanna rağmen kocalanna bir türlü yaranamıyorlar, onların birçok hakaretleriyle karşılaşı­yorlardı.
Kocalarından yedikleri dayaklarla kafası patlamış, gözleri morarmış olanlar, korku ve umudla sordular.
İyi ama nasıl, nasıl olacak bu?
Bekledikleri ve istedikleri soruyla karşılaşan kapıdaki­ler, hepbir ağızdan tekrar konuşmaya başladılar.
Kocalarınızın despot hakimiyeti, kocalarınızın eko­nomik gücünden kaynaklanıyor, Kocalarınıza ekonomik bağımlılık ile özgür olamazsınız.
Bir an önce çalışma hayatına atılmanız ve ekono­mik özgürlüğünüzü kazanmanız gerekir.
Erkeklerin yaptığı birçok işi, sizler de yapabilirsiniz..
Kadınlar yine birbirlerine bakmaya başladılar. Arala­rından bazıları “Bizler kadınız, utanırız, korumamız gere­ken bir iffetimiz, bir namusumuz var!” diyecek oldular. Ka­pıdakiler ise soruyu duymadan cevabı hazırlamışlardı.
Namus ve utanmak da ne demek? Namuslu ve uta­nan bir köle kalacağınıza, ıhım, şey bir özgür olun. Ve kadınlar bu propaganda şaşkınlığı ile sokaklara çıkmaya, kapitalist düzende yerlerini almaya başladılar. Müslü­manlar bütün meşru işlerine “Allah’ın adıyla” başlamalana karşın, bu zavallı kadınlar meşru veya gayrimeşru bütün işlerine “Kadın haklan ve eşitlik adıyla” başlar oldular!. Kadınların fabrikalarda ve değişik üretim sahalarında yer almalan, kapitalistler için iki önemli menfaat sağlamıştı. Bunlardan birisi iş gücünün fazlalaşması, diğeri ise erkeğe rakip olarak çıkan ve daha ucuza çalışmaya talip olan kadının, erkeğin işgücü değerini düşünmesiydi.
Kadını böylesi bir kalkış noktası ile kullanan kapitalist mantığın, kadın hakları konusunda ne derece dürüst ve samimi olduğu ise, kadınları getirdiği noktadan bellidir!. Meşhur bir mankene, büyük bir işveren durumuna gelen kadına, üç-beş kadın sanatçıya bakarak, sakın ola ki “İşte öz­gür kadın bu” demeyin!. Çünkü bütün bunlar, çağdaş özgür kadının kitlesel değil, istisnai bir durumudur. Yüzbinlerde bir kadın bu konuma ulaşırken, kitleleri oluşturan kadınlar ise bambaşka bir konumdadır.
Özgür denilen kadın kitlesi, kadınlıkla ve hanımefendilikle ilgisi olmayan ilimleri öğrenmek için yıllarca okula giden ve bir masada iki bük­lüm, evlerine gelince dört ipüklüm çalışan kadınlardan oluşuyordu!.
Özgür denilen kadın kitlesi, kendi evinin hizmetçimi olmaya isyan edip, yüzlerce eve hizmetçiliğe giden kadınlardan oluşuyordu!. özgür denilen kadın kitlesi, kendi çocuğunu komşuya bırakıp, başkalannın çocuk­larına bakıcılığa giden kadınlardan oluşuyordu!.
Özgür denilen kadın kitlesi, evindeki bir erkeğe üstünlük sağlamak için, yazıhane­lerde, dükkanlarda, işyerlerinde, pavyonlarda binlerce er­kek tarafından aşağılanan, kullanılan kadınlardan oluşuyor­du!.
Özgür denilen kadın kitlesi, manken veya artist olabilmek için evinden kaçan ve kaderin değil, kapitalist düzenin binbir cilvesi ile pzv.. sermayesi olan kadınlardan oluşuyordu!.
Kitleleri oluşturan kadınlar, böyle bir özgürlüğe ula­şan kadınlardı!. Artık erkeğin karşısında boyunlannı bükmeden oturabilecekler, zorba erkeklere karşı özgür ve eşit olduklarını söyleyebileceklerdi!.
Nitekim, sabahın alacakaranlığında elinde sefertasi ile otobüs bekleyen, otobüsteki sarsıntı ve sarkıntı ile fabrikaya giden, bütün bir gün makina ve, erkek homurtuları altında çalışan, yorgunluktan şaşkına dönen vücudunu itlip-kakılan kalabalıklar arasından eve taşıyan, bir günde yapması gereken ev işlerini iki-üç saatte bitirme telaşıyla çırpınan, sofrayı toplayıp, bulaşıkları yıkadıktan sonra kocası­nın karşısına oturan, bacak bacak üstüne atabilmek için iki eliyle kaldırma­ya çalıştığı bacağını, öteki ayağının üstüne koyan kadın, gözlerini açmaya, dilini konuşmaya zorluyarak kocasına “Ben artık özgür bir kadınım” diyordu!.
Bu zavallı kadın, acaba haklı mıydı?
Özgürlük bu muydu ve o özür müydü?
Sorusuna cevap aramak için bir haline, bir kocasına baktı!. Kocası ise bir eliyle karısının maaşını çerez olarak yerken, diğer elini ona uzatarak beklediği cevabı gayet açık bir lisanla ifade ediyordu.
Bana bak kadın! Haddini bil. Kaç para maaş aldı­ğın belli. Hem çalışan kadın yalnız sen değilsin. Vururum şeyine bir tekme, başka bir çalışan kadın alınm haa!.
Doğruydu kocasının söyledikleri!. Patrona cilve yap­madığı için maaşı gerçekten azdı. Ayrıca çalışan kadın sadece kendisi değildi ki! Eşitlik ve özgürlük adına çalışan ve çalışmaya talip olan yüzbinlerce kadın yok muydu?
Sustu..
Modem ve çağdaş kadının açık bir sembolü olabil­mek için doğrulmaya, yediği kazıklarla dik durmaya çalıştı!